Son iki gündür ekranlara düşen görüntüler, okullarımızın kapısından giren şeyin sadece "çocuk" değil, kontrolsüz bir öfke ve "freni patlamış bir mekanizma" olduğunu gösteriyor. Siverek’te yaşanan okul baskını ve Kahramanmaraş’taki saldırı, münferit birer olay değil; toplumsal çürümenin dersliklere sızmış halidir. Peki, ne ara okullarımızı birer kışlaya, öğretmenlerimizi ise hedef tahtasına dönüştürdük? Bu çocuklar “bir anda” şiddete başvurmadı. Her biri, yıllar boyunca görmezden gelinen sinyallerin, bastırılan ruhsal yaraların ve yanlış yönlendirilmiş duyguların ürünüdür. Okulda yaşanan her patlama; evde, sokakta ve dijital dünyada biriken bir psikolojik yükün dışavurumudur.

​Yıllardır "özgüvenli çocuk yetiştireceğiz" sloganıyla parlatılan kavram, ne yazık ki birçok ailede "sınırsızlık" olarak yanlış anlaşıldı. Annesine vurduğunda "çocuktur" denilen, arkadaşının kalbini kırdığında "şakalaşıyor" diye geçiştirilen her davranış, bugün okul koridorlarında elinde silah veya bıçak tutan o profilin temel taşlarını döşedi. Martin Haberman’ın dediği gibi, okullar bankalardan daha sağlam korunmalı; çünkü içindeki hazine geleceğimizdir. Ancak biz o hazineyi, "eti senin kemiği benim" saygısından, "herkesin öğretmenden daha çok pedagoji bildiği" bir şımarıklık sarmalına feda ettik. Psikoloji bilimi çok net söylüyor: Sınır koyulmayan çocuk, kendini güvende hissetmez. Sınırsızlık özgürlük değil; kaygı üretir. Dürtü kontrolü gelişmemiş, hayal kırıklığıyla baş etmeyi öğrenmemiş çocuk; engellendiği ilk anda öfkeyi yönetemez. Bugün şiddet uygulayan birçok çocukta ortak olan tablo şudur: düşük empati, yüksek hak iddiası ve bastırılmış değersizlik duygusu.

​İnsan doğası gereği bir otoriteye ihtiyaç duyar. Ailede ve okulda şefkatli ama kararlı bir otorite göremeyen gençlik; bu boşluğu sosyal medyadaki mafyatik figürlerle, şiddet güzellemesi yapan dizilerle ve denetimsiz online oyunlarla dolduruyor. Bugün gelinen noktada genç; ne öğretmenden, ne polisten ne de hukuktan çekiniyor. Çünkü ona "sınır" öğretilmedi. "Dürtü kontrolü" yerine "benim istediğim hemen şimdi olacak" düsturuyla büyüyen çocuk, ilk engelle karşılaştığında şiddeti tek çözüm yolu olarak görüyor. Bu çocukların bir kısmı için şiddet; güç göstergesi değil, var olma çabasıdır. Görülmeyen, duyulmayan, değeri sadece “başarı” veya “itaat” üzerinden ölçülen çocuk; sesini duyurmak için bağırır, yetmezse vurur. O nedenle okulda patlayan şiddet, çoğu zaman duygusal ihmalkârlığın çığlığıdır.

​Eğitim sistemimiz, akademik başarıyı merkeze alırken "karakter eğitimini" ve "ruh sağlığını" ne yazık ki teferruat olarak gördü. Sosyolojik bir travma yaşıyoruz. Okullar artık güvenin değil, korkunun adresi haline gelmişse, orada ne eğitimden ne de gelecekten bahsedilebilir. Rehberlik servislerinin sınav koçluğuna indirgenmesi, riskli öğrencilerin yıllarca görünmez kalmasına neden oluyor. Oysa birçok şiddet vakasının faili; daha önce öfke kontrolü sorunları, zorbalık eğilimleri veya sosyal uyum problemleri sergilemiş çocuklardır. Ancak “aman siciline bir şey yazılmasın” kaygısıyla bu sinyaller sümen altı edilmiştir. Sistemin artık "akademik takip" kadar "davranışsal ve psikolojik takip" mekanizmalarını da zorunlu kılması gerekmektedir. Öğretmenlerimize, sınıftaki her çocuğu birer sınav numarası olarak değil, ruhsal birer evren olarak görmelerini sağlayacak zaman ve yetki alanı tanınmalıdır.

​Şiddet uygulayan çocuğun arkasında çoğu zaman eğitimli değil, sorumluluk sahibi olmayan bir ebeveyn profili vardır. Çocuğunun her davranışını savunan, hatasını kabul etmeyen, öğretmeni düşmanlaştıran aile; farkında olmadan çocuğa şu mesajı verir: “Ne yaparsan yap, arkandayım.” Bu da hukukun, ahlakın ve toplumsal kuralların içinin boşalması demektir. Aile; sevgi kadar disiplinin, anlayış kadar sınırın da kaynağıdır. Ekranı bakıcıya, okulu terbiye merkezine çeviren bir ebeveynlik anlayışıyla sağlıklı birey yetiştirmek mümkün değildir. Velilerimiz, çocuklarının ellerine tablet yerine sorumluluk; öğretmenlerine ise şikayet dilekçesi yerine iş birliği eli uzatmalıdır.

​Bu bir alarmdır ve ivedilikle adımlar atılmalıdır. Okullar, adliyeler veya bankalar gibi profesyonel güvenlik protokollerine sahip olmalıdır. Şiddeti özendiren dijital içerikler üzerinde sıkı bir denetim kurulmalı; eğitimciye yönelik şiddet, tavizsiz şekilde en ağır cezalarla karşılık bulmalıdır. Rehberlik servisleri, riskli öğrencileri önceden tespit eden "psikososyal takip sistemine" dönüşmeli; "mükemmel" değil, "merhametli" çocuk yetiştirme felsefesi müfredatın kalbine yerleştirilmelidir. Bugün "çocuktur" diye sustuğumuz her şiddet eylemi, yarın toplumun kalbine saplanan bir hançer olacaktır. Henüz vakit varken; okulları şiddetin değil, huzurun ve ahlakın kalesi yapmak zorundayız.

​Zira unutulmamalıdır ki; edepten mahrum bir zeka, sadece gelişmiş bir canavardır