Genç hekimlerin ağır branşlardan uzak durması bugün sıkça tartışılan bir konu. Ancak bu durumu “gençler çalışmak istemiyor” gibi yüzeysel bir çerçeveye sıkıştırmak, hem emeği görmezden gelmek hem de meselenin özünü kaçırmak anlamına geliyor. Burada bireysel tercihlerden çok, uzun yıllar içinde oluşmuş yapısal bir sorun söz konusu. Bu nedenle çözüm de tek bir düzenlemeyle değil, çok katmanlı ve bütüncül bir dönüşümle mümkün olabilir.
Hayatı boyunca tıp fakültesine girebilmek için çocukluğundan, hobilerinden ve sosyal yaşamından feragat etmiş; yüksek puanlar alabilmek adına yoğun bir emek vermiş; dereceyle tıp fakültesine girmiş bir hekimin, mezuniyet sonrasında potansiyelinin oldukça altında bir mesleki pratiğe sıkışması yalnızca bireysel bir tercih olarak görülemez. Bu durum, kişi için derin bir hayal kırıklığı, ailesi için büyük bir emek kaybı, toplum için ise önemli bir insan kaynağının yeterince değerlendirilememesi anlamına gelir. Bir ülkenin en çalışkan, en dirençli ve en disiplinli gençlerini yetiştirip, ardından onları sistem içinde yıpratması uzun vadede sürdürülebilir değildir.
Bugün genel cerrahi, kadın doğum ve kalp damar cerrahisi gibi ağır branşlar; yüksek sorumluluk, yoğun emek ve ciddi riskler barındırmasına rağmen, bu yükün karşılığını çoğu zaman ne çalışma koşullarıyla ne hukuki güvenceyle ne de toplumsal takdirle yeterince alabilmektedir. Uzun ve öngörülemez mesailer, sık nöbetler, asistanların çoğu zaman “her işi yapan personel” gibi görülmesi ve dinlenme hakkının fiilen kullanılamaması, genç hekimlerde ortak bir duyguya yol açıyor: Bu durum fedakârlık sınırlarını aşarak tükenmişlik hissi oluşturuyor. Genç hekimler fedakârlıktan kaçmıyor; yalnızca sürdürülemez koşullara itiraz ediyor.
Bu tabloyu daha da zorlaştıran başlıklardan biri de şiddet ve hukuki güvencesizliktir. Sağlıkta şiddetin yeterince caydırıcı biçimde önlenememesi, malpraktis davalarında hekimin çoğu zaman kendini yalnız hissetmesi ve ihmalkomplikasyon ile arasındaki sınırların net olmaması, özellikle cerrahi branşları daha riskli ve güvensiz alanlar hâline getiriyor. Bugün pek çok genç hekimin zihninden geçen düşünce şudur: “Bir komplikasyon nedeniyle tüm hayatımın etkilenmesini istemiyorum.” Bu kaygı giderilmeden, tercihlerin değişmesini beklemek gerçekçi değildir.
Emek ve gelir dengesi de bu sürecin önemli bir parçasıdır. Ağır branşlar daha fazla risk ve sorumluluk taşırken, maddi ve manevi karşılık açısından yeterince ayrışmamaktadır. Cerrahi branşlara anlamlı bir temel maaş farkı tanınmaması, risk ve sorumluluğun ücretlendirmeye yeterince yansımaması ve performans sisteminin niteliği değil sayıyı öncelemesi; “zor olanın daha değerli olması” anlayışını zayıflatmaktadır. Oysa sağlıklı bir sistemde, zor olan gerçekten teşvik edilmelidir.
Genç hekimlerin yurt dışına gitme düşüncesini daha yüksek sesle dile getirmesi de tesadüf değildir. Bu eğilim çoğu zaman ülkesinden kopma isteğinden değil; burada kendini yeterince güvende hissedememe, emeğinin karşılığını alamama ve geleceğini öngörememe duygusundan beslenmektedir. Daha öngörülebilir çalışma saatleri, daha güçlü hukuki koruma, daha net sorumluluk tanımları ve mesleki saygı; yurt dışını cazip kılan temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Genç hekimler başka ülkeleri “daha kolay” olduğu için değil, daha adil buldukları için tercih etmektedir.
Asistanlık eğitimi ise bu sürecin en hassas ve belirleyici aşamasıdır. Mobbing, katı hiyerarşi ve “dayanırsan öğrenirsin” anlayışı; mesleki gelişimi desteklemekten ziyade yıpratıcı bir öğrenme iklimi yaratmaktadır. Oysa bir meslek, öğrenme sürecinde değersiz hissettirilerek sevdirilemez. Eğiticilerin yalnızca iyi hekimler değil, aynı zamanda iyi eğitimciler olmaları; pedagojik yeterliliklerin güçlendirilmesi ve etkili denetim mekanizmalarının kurulması artık bir tercih değil, bir gerekliliktir.
Tüm bunlara rağmen ağır branşlar için somut ve sürdürülebilir teşvikler geliştirilmediği sürece bu gidişatın tersine dönmesi zor görünmektedir. Mecburi hizmet sürelerinin kısaltılması, şehir ve kurum seçiminde öncelik tanınması, yurt dışı eğitim ve kongre destekleri ile akademik kadroya geçişte gerçek avantajlar sağlanması; genç hekimlerde “verdiğim emeğin bir karşılığı var” duygusunu yeniden güçlendirebilir.
Toplumsal ve kurumsal saygı da son derece önemlidir.Hekimi yalnızca “hizmet sunan bir memur” olarak tanımlayan dil, hem mesleğin itibarını hem de gençlerin idealizmini zamanla aşındırmaktadır. Medyada hekimlik mesleğini hedef alan söylemlerle mücadele edilmesi, başarılı cerrahi ekiplerin ve iyi uygulama örneklerinin görünür kılınması bu nedenle büyük önem taşımaktadır. Saygının zedelendiği bir ortamda motivasyonun korunması oldukça güçtür.
Gençlerle açık, dürüst ve şeffaf bir iletişim kurulması gerekmektedir. Tıp fakültesi öğrencilerine gerçekçi olmayan beklentiler sunmak yerine, zorluklar açıkça paylaşılmalı; ancak aynı zamanda çözüm yolları ve umut da mutlaka gösterilmelidir. Rol model hekimlerin deneyimlerini aktarması, gençlerin yalnızlık hissini azaltır ve mesleki aidiyeti güçlendirir.
Bu mesele, gençlerin çalışmak istememesi meselesi değildir. Bu, sistemin ağır branşları zaman içinde yeterince koruyamaması ve destekleyememesi meselesidir. Sistem ağır branşları korur, destekler ve hak ettiği şekilde ödüllendirirse; çocukluğunu, gençliğini ve enerjisini bu yola adamış hekim de potansiyelinin altında bir yaşamı değil, mesleğinin hakkını vermeyi tercih edecektir. Aksi hâlde bu kaybın bedelini yalnızca hekimler değil, toplumun tamamı ödemek durumunda kalır.