Bir insanın kaç yaşında olduğunu bazen nüfus cüzdanı değil, apartman merdivenlerini çıkış biçimi söyler.
Daha ilginci, aynı yaşta iki insan arasındaki farkı çoğu zaman genetikten önce günlük alışkanlıklar belirler. Yaşlanma yalnızca zamanın işi değildir; zamanın içinde yaptıklarımızın toplamıdır.
Son yıllarda uzun yaşam araştırmaları şekeri sanık sandalyesine oturttu. Haksız da sayılmazlar. Sürekli yüksek seyreden kan şekeri, damarları, sinirleri ve hücreleri sessizce yoran bir süreç başlatıyor. Fakat meseleyi yalnızca tatlıyla açıklamaya çalışmak, bir yangını sadece kibritle izah etmeye benziyor. Kibrit önemlidir ama kuru otlar, rüzgâr ve ihmal olmadan büyük yangın çıkmaz.
Bir hastane polikliniğinde beklerken aynı tabloyu defalarca gördüm. Kan tahlilleri birbirine benzeyen iki kişiden biri yürüyerek gelir, diğeri birkaç adım sonra nefes nefese kalır. Aradaki fark çoğu zaman laboratuvar sonuçlarında değil, geçen on yılda saklıdır. İnsan bedeni kullanılmadığında tasarruf moduna geçmez; hızla kapasite kaybeder. Kas eridikçe denge azalır, denge azaldıkça hareketten kaçılır, hareket azaldıkça yalnızlık büyür. Yaşlanma bazen tek bir olay değil, birbirini çağıran küçük geri çekilmelerin zinciridir.
En az konuşulan başlık ise yalnızlık. Oysa insan biyolojisi, milyonlarca yıl boyunca birlikte yaşamaya göre şekillendi. Kalabalık şehirlerde tek başına yaşayan milyonlar, tarihin belki de en büyük sosyal deneyinin içindeler. Akşam yemeğini sessizlikle paylaşan, derdini anlatacak kimse bulamayan, telefonu günlerce çalmayan bir insanın bedeni bunu yalnızca ruhsal bir mesele olarak yaşamıyor. Stres hormonları değişiyor, uyku bozuluyor, bağışıklık sistemi farklı çalışıyor. Yalnızlık, görünmeyen bir iltihap gibi bütün sistemi etkileyebiliyor.
Şeker, hareketsizlik ve yalnızlık aslında rakip değil, ortak. Fazla şeker enerjiyi düşürüyor; enerji düşünce hareket azalıyor; hareket azalınca sosyal hayat daralıyor. Sonra insan kendini yaşlı hissetmeye başlıyor. İşte en tehlikeli eşik burası. Çünkü biyolojik yaş çoğu zaman zihinsel teslimiyetten sonra hız kazanıyor.
Eskiler uzun ömrü tek bir besine bağlamazdı. Mahalleyi, sofrayı, yürüyüşü, komşuluğu ve üretmeyi aynı cümlenin içine koyarlardı. Modern bilim de giderek aynı yere geliyor. Kası korumak, kan şekerini dengede tutmak, iyi uyumak ve bir dostun kapısını çalabilmek; bunların her biri reçetenin ayrı satırları değil, aynı tedavinin parçaları.
Belki de yaşlanmanın en büyük hızlandırıcısı ne şekerdir, ne hareketsizliktir, ne de yalnızlık. Asıl hızlandırıcı, bunların normalleşmesidir. İnsan yaş almaktan değil, hayatla bağını yavaş yavaş kaybetmekten eskir; takvim yalnızca bunu kayda geçirir.