Modern çağın görünmeyen salgınına bir aile hekiminin bakışı

Polikliniğe gelen hastalarımın önemli bir kısmı benzer cümlelerle söze başlıyor:

Yavuz hocam,
“Kendimi sürekli yorgun hissediyorum.”

“Hiçbir şeye odaklanamıyorum.”

“Her şeyim normal görünüyor ama içimde bir huzursuzluk var.”

Kan tahlilleri çoğu zaman normal…Hormonal bir dengesizlik gözükmüyor, Vitaminler büyük ölçüde yeterli…

Kalpte belirgin bir sorun yok…

Fakat kişi yine de kendini tamamen tükenmiş ve huzursuz hissediyor.

Peki gerçekten sadece stres mi yaşıyoruz?

Yoksa modern dünyanın bize unutturduğu daha derin bir problem mi var?

Bence burada üzerinde düşünmeye değer başka bir kavram var:

Gaflet.

1400 yıl önce konulan bir teşhis

Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Gafillerden olma.”
(A’râf Suresi, 205)

Gaflet sadece unutkanlık değildir.

Hakikati bilmesine rağmen onu hayatının merkezinden uzaklaştırmaktır.

İnsanın, yaratılış amacını ve kendisini var eden Rabbi ile bağını ihmal etmesidir.

Kalbin uyanık olması gerekirken uykuya dalmasıdır.

İlginç olan şu ki, modern psikoloji ve nörobilim de aynı tabloyu farklı kavramlarla tarif etmeye başladı.

Bugün buna;

* dikkat parçalanması,
* dijital tükenmişlik,
* kronik stres,
* bilişsel aşırı yük,
* anlam kaybı,
* sinir sistemi düzensizliği

gibi isimler veriliyor.

Terminoloji değişiyor.

Fakat tarif edilen insan değişmiyor.


Beynimiz sürekli alarm halinde

İnsan beyni, milyonlarca yıl boyunca bugünkü dijital uyaran yoğunluğu için tasarlanmadı.

Bugün ise sabah gözümüzü açar açmaz ekranla buluşuyoruz.

Bildirimler…

Mesajlar…

Videolar…

Reels…

Podcastler…

Müzikler…

Bitmeyen haber akışları…

Her biri beynimizin ödül sistemi üzerinde küçük ama sürekli etkiler oluşturuyor.

Nörobilim bize şunu net olarak gösteriyor:

Dikkat kapasitemiz sınırlıdır.

Sürekli yeni uyaranlarla karşılaşan beyin, zamanla derin odaklanma becerisini kaybetmeye başlar.

Dopamin sistemi sürekli uyarıldığında ise sıradan ama değerli deneyimler eski anlamını yitirebilir.

Sessizlik sıkıcı gelir.

Beklemek zorlaşır.

Derin düşünmek yorucu olur.

Telefon olmadan birkaç dakika oturmak bile huzursuzluk oluşturabilir.

Bu durum yalnızca psikolojik değildir.

Sinir sistemi, hormon dengesi ve uyku kalitesi de bundan ciddi etkilenebilir.

Esas sorun beynimizin işgal altında olması, bunun sonucu da layıkıyla Rabbimize ibadet edememektir.

Bir gün 24 saattir.

Bu 24 saatin yaklaşık bir saati beş vakit namaza ayrılır.

soru şu:

Gerçekten Bizi Yaratan Rabbimize ayıracak zamanımız mı yok?

Yoksa zihnimiz artık huzuru bile taşıyamayacak kadar sürekli uyarılıyor mu?

Bir aile hekimi olarak biliyorum ki;

İnsan bedenimiz nasıl oksijensiz yaşayamazsa, ruhumuz da Rabbimizden hayatında mahrum kaldığında tükenmeye ve yorulmaya başlar.

Akciğerler temiz havaya ihtiyaç duyar.

Kalp ise tefekküre…

Sessizliğe…

Duaya…

Zikre…

Şükre ihtiyaç duyar.

Kalbimize nefes alacak alan bırakıyor muyuz?

Bugün neredeyse hiçbir boşluk bırakmıyoruz.

Yemek yerken ekran.

Yürürken kulaklık.

Arabada podcast.

Çalışırken müzik.

Beklerken telefon.

Uyurken video.

Oysa insan zihni zaman zaman hiçbir uyaran olmadan dinlenmeye ciddi ihtiyaç duyar.

Araştırmalar, kısa süreli sessizliklerin bile dikkat, hafıza, stres yönetimi ve zihinsel toparlanma üzerinde olumlu etkileri olabileceğini göstermektedir.

Günümüzde en büyük eksiklik bilgi değildir.

Kendimizle ve yaradanımızla özel bir an yani Boşluk bırakamamaktır.

Kur’an’ı Kerimin sunduğu reçete

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Biliniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.”
(Ra’d Suresi, 28)

Bu ayet yalnızca manevi bir tavsiye değildir.

İnsan fıtratına dair derin bir tıbbi hakikati ifade eder.

Peygamber Efendimizin (sav) hayatına baktığımızda da bunu görürüz.

Tefekkür…

Sessizlik…

Seher vakitleri…

Kur’an ile vakit geçirmek…

Allah’ı zikretmek…

Tevekkül…

Bunların her biri sadece ibadet değil; aynı zamanda insanın zihinsel ve ruhsal dengesini koruyan bir yaşam disiplinidir.

Sağlığın sadece biyolojik olmadığını hatırlamak

Dünya Sağlık Örgütü sağlığı yalnızca hastalık olmaması olarak tanımlamaz.

Fiziksel…

Ruhsal…

Sosyal iyilik hâlinin birlikte bulunması gerekir.

Ruhsal denirkem kastedilen Manevi iyilik hâli.

Çünkü anlamını kaybeden bir hayatın biyolojik olarak sağlıklı olması, insanı gerçek anlamda iyi hissettirmez


Yani ihtiyacımız olan şey daha fazlası değil, daha azı

Yeni bir uygulama değil…

Yeni bir kişisel gelişim kitabı değil…

Yeni bir motivasyon videosu değil…

önce şunlara ihtiyacımız var:

Telefonu bilinçli olarak bir süre kenara bırakabilmek.

Ailemizle gerçekten göz göze konuşabilmek.

Sessizlikten kaçmamak.

Secdeyi acele etmeden uzatabilmek.

Kur’an’ı anlamaya çalışarak okuyabilmek.

Şükretmeyi yeniden hatırlamak.

Ve en önemlisi…

Kendi kalbimizin sesini yeniden duyabilmek.


Bir aile hekiminin reçetesi

Modern dünya bize sürekli daha fazlasına ihtiyaç duyduğumuzu söylüyor.

Daha fazla tüket…

Daha fazla çalış…

Daha fazla kazan…

Daha fazla uyarıl…

Oysa Kur’an-ı Kerim tam tersini öğretiyor.

Huzur, daha fazla gürültüde değil; hakikatin sesini yeniden duyabilmektedir.

Bugün yapabileceğimiz en büyük değişim, sabah telefona uzanmadan önce Rabbimize yönelmektir.

Çünkü hayatımızdaki en büyük eksiklik bilgi eksikliği değil;

Hatırlamayı ihmal etmemizdir.

Allah’ı…

Nimetleri…

Şükrü…

Ölümü…

Ahireti…

Ve yaratılış gayemizi.

Bütün mesele tek bir kelimede saklıdır:

Zikir.

Çünkü gerçekten de;

“Biliniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.”
(Ra’d Suresi, 28)

Bu satırları yazarken önce kendi nefsime söylüyorum.

Gelin, birbirimizi daha çok sevelim.

Birbirimize daha çok vakit ayıralım.

Daha az ekrana, daha çok insana bakalım.

Ve en önemlisi, Rabbimizi samimiyetle analım.

Çünkü bu dünya hepimiz için geçicidir.

Geride bırakacağımız en değerli miras ise; güzel ahlak, faydalı işler ve huzur bulan bir kalptir.

Ailenizin Hekimi
Dr. Yavuz Selim Sılay