Son on yıllarda hematolojik kanserlerin tanı ve tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Geleneksel olarak tedavi yanıtı klinik ve morfolojik remisyon kavramları ile değerlendirilmiştir. Ancak modern tıp, bu yaklaşımın hastalığın biyolojik doğasını her zaman tam olarak yansıtmadığını ortaya koymuştur. Bu bağlamda Minimal Rezidüel Hastalık (Minimal Residual Disease – MRD) kavramı, hematolojik onkolojide prognostik ve terapötik açıdan kritik bir belirteç olarak öne çıkmıştır.
MRD Kavramının Tanımı ve Tarihsel Gelişimi
Minimal rezidüel hastalık, tedavi sonrası hastada klinik, hematolojik ve morfolojik olarak tam remisyon sağlansa bile, vücutta çok düşük sayıda malign hücrenin varlığını sürdürmesi durumunu ifade eder. MRD kavramının klinik önemi ilk kez 1990’lı yıllarda St. Jude Children’s Research Hospital’da Campana ve arkadaşları tarafından akut lösemili hastalarda yapılan çalışmalarla net olarak ortaya konmuştur. Bu çalışmalarda, morfolojik olarak remisyonda kabul edilen hastalarda dahi rezidüel lösemik hücrelerin nüks riskini belirlediği gösterilmiştir.
Bu hücreler rutin mikroskobik incelemelerle saptanamaz; ancak yüksek duyarlılığa sahip moleküler ve immünolojik yöntemlerle tespit edilebilir. MRD varlığı, hastalığın nüks etme riskinin artması ve uzun dönem sağkalımın azalması ile yakından ilişkilidir.
Klinik Bulgular ve MRD
MRD çoğu zaman klinik olarak sessiz seyir gösterir. Hastalar tam remisyon kriterlerini karşılıyor gibi görünse de, altta yatan rezidüel hastalık varlığını sürdürebilir. MRD-pozitiflik genellikle belirgin semptomlara yol açmaz ve bu durum tanının gecikmesine neden olabilir.
Bununla birlikte bazı hastalarda açıklanamayan yorgunluk, hafif sitopeniler, tekrarlayan enfeksiyonlara yatkınlık ve laboratuvar parametrelerinde sınırda bozulmalar görülebilir. Özellikle akut lenfoblastik lösemi hastalarında 2000’li yılların başında yapılan çok merkezli çalışmalar, MRD-pozitifliğin klinik nüksten 3–6 ay önce moleküler düzeyde saptanabildiğini ortaya koymuştur. Bu bulgu, MRD izleminin erken müdahale açısından taşıdığı kritik önemi göstermektedir.
MRD’nin Tanısı ve Saptanma Yöntemleri
Minimal rezidüel hastalığın tanısı, konvansiyonel hematolojik yöntemlerin ötesinde ileri tanı teknikleri ile mümkündür. Tanı süreci çoğunlukla kemik iliği örnekleri üzerinden yürütülür; bazı hastalıklarda periferik kan da kullanılabilir.
Akım sitometrisi (flow sitometri), MRD değerlendirmesinde en sık kullanılan yöntemlerden biridir ve yaklaşık 10⁻⁴–10⁻⁵ düzeyinde duyarlılığa sahiptir.2018 yılında European LeukemiaNet (ELN) tarafından yayımlanan konsensüs raporunda, akut miyeloid lösemide MRD değerlendirmesinin standart risk sınıflandırmasının bir parçası olması gerektiği vurgulanmıştır.
Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) ve Yeni Nesil Dizileme (NGS) yöntemleri ise özellikle moleküler hedefi tanımlanmış hematolojik malignitelerde MRD’nin daha hassas şekilde izlenmesine olanak tanımaktadır.
MRD’nin Klinik Önemi
MRD durumu, hastalığın prognozunu belirlemede en güçlü göstergelerden biridir. Çeşitli prospektif çalışmalarda MRD-negatif hastalarda nüks riskinin belirgin şekilde daha düşük olduğu ve genel sağkalım oranlarının anlamlı derecede yüksek seyrettiği gösterilmiştir. Buna karşılık MRD-pozitif hastalarda, klinik remisyon sağlanmış olsa bile hastalığın tekrar ortaya çıkma olasılığı devam eder.
Sonuç
Minimal rezidüel hastalık, hematolojik kanserlerin tanı, tedavi ve izleminde klasik remisyon anlayışının ötesine geçen, biyolojik temelli bir kavramdır. MRD’nin doğru ve zamanında değerlendirilmesi, risk sınıflandırması ve bireyselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Günümüzde MRD temelli stratejiler, hematolojik onkolojide standart klinik uygulamaların ayrılmaz bir parçası haline gelmektedir.
Sessiz Kalan Hücreler, Büyük Risk: Minimal Rezidüel Hastalık
Savalan GASİMLİ
Yorumlar