6 Haziran 1944 sabahı Normandiya kıyılarına çıkan askerlerin omzunda yalnızca tüfek yoktu. Onlarla birlikte sahile inen hekimlerin çantasında başka bir güç vardı. Düşmana doğrultulacak bir silah değildi bu. Kan kaybeden, kurşun yarası taşıyan, enfeksiyonun pençesine düşen askerler için sessiz bir kalkan, görünmeyen bir muhafızdı.

Normandiya Çıkarması’nın ilk yirmi dört saatinde Müttefik kuvvetler yaklaşık 12 bin kayıp verdi. Savaşın soğuk matematiği buydu. Ama o karmaşanın içinde enfeksiyonla mücadelede kullanılan yeni bir ilaç sayesinde Overlord Harekâtı sırasında üç bin kişi hayata tutundu. O ilacın adı penisilindi. 1928’de bir laboratuvar kazası gibi görünen bir keşiften doğmuştu.

II. Dünya Savaşı’nda Kanada, ABD ve İngiltere’nin Fransa’yı kurtarmak için başlattığı ve Nazi Almanyası’nın yenilgisine uzanan operasyon olarak bilinen Normandiya Çıkarması, askeri planların ötesinde bir bilim hikâyesine de sahne oldu. Bu hikâye cephede değil, bir laboratuvar masasının üzerinde başladı.

İnfluenza üzerine çalışan İngiliz bilim insanı Alexander Fleming tatilden döndüğünde laboratuvarındaki kaplardan birinde maviye çalan yeşil bir küf tabakası fark etti. Küfün etrafında bakterilerin yaşayamadığı berrak bir halka vardı. O boşluk tesadüf değildi. Küfün salgıladığı bir maddenin bakterileri öldürdüğünü anladı. Böylece penisilin doğdu.

Keşif yapılmıştı ama ilacın gerçek anlamda kullanılabilir hale gelmesi yıllar aldı. 1939’da, savaş Avrupa’nın üzerine çökerken, Avustralyalı Howard Florey, Ernst Chain ve Norman Heatley Fleming’in çalışmalarını yeniden ele aldı. Küf mantarlarından saf penisilin elde etmenin bir yolunu buldular. 1940’ta ölümcül düzeyde bakteri enjekte edilmiş sekiz farenin dördüne penisilin uyguladılar. İlacı almayanlar öldü. Diğerleri yaşadı. Deneyin dili yalındı.

Savaşın ortasında enfeksiyonların askerlerden daha hızlı ilerlediği anlaşılıyordu. 1941’in başlarında ekip, enjeksiyon sonrası ağır enfeksiyon geliştiren Albert Alexander’a penisilin uyguladı. Durumu düzelmeye başladı. Fakat eldeki ilaç yetersizdi. Alexander birkaç hafta sonra hayatını kaybetti. İlacın işe yaradığı görülmüştü, ama üretim neredeyse imkânsızdı.

Florey ve ekibi ABD’ye gitti. Amerika’nın savaşa katılmasıyla birlikte kitlesel üretim yarışı hızlandı. 1943’te önemli bir eşik aşıldı. Bir laboratuvarda asistan olarak çalışan Mary Hunt, yerel bir manavdan küflenmiş bir kavun aldı. O kavunun üzerindeki Penicillium chrysogenum türü küf, Fleming’in elde ettiği miktarın üç bin katı penisilin üretiyordu. Küçük bir manav tezgâhından çıkan bu küf, dünya ölçeğinde üretimin kapısını araladı.

1944’e gelindiğinde ABD’de aylık penisilin üretimi 130 milyar üniteye ulaşmıştı. İngiltere’de de fabrikalar çalışıyordu. Çıkarma günü yaklaşırken Manş Denizi’nin öte yakasına geçmeye hazırlanan askerler için 2,3 milyon doz, yaklaşık 180 ton ilaç hazırdı. Zamanında üretilen penisilin Normandiya’da Müttefiklerin elini güçlendirdi. Enfeksiyon yüzünden kaybedilecek binlerce asker hayatta kaldı. İlerleyiş sürdü, Almanya’nın içlerine kadar uzandı.

Mary Hunt’ın manavdan aldığı o küflü kavun olmasaydı, belki de savaşın seyri farklı olacaktı. Tarih bazen cephede değil, bir laboratuvar köşesinde, hatta bir meyve kasasında yön değiştiriyor. Küfün içindeki görünmez madde, milyonların kaderine dokunabiliyor.