“İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur.”
Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz bu cümle, insan karakteri hakkında verilmiş kesin bir hüküm gibidir. Huysuz çocuk huysuz yetişkin, inatçı çocuk inatçı yaşlı, çekingen çocuk ise hayat boyu kalabalıkların kenarında duran biri olacaktır sanki.
Peki gerçekten öyle mi? Daha doğrusu bilim de aynı şeyi mi söylüyor?
İnsan beyni yaşam boyunca değişebilme kapasitesine sahipken karakter neden değişmezmiş gibi konuşuyoruz? Yoksa değişmeyen karakterimiz değil de yıllar içinde tekrar tekrar yürüdüğümüz, artık yolunu ezbere bildiğimiz davranış yollarımız mı?
Belki de soru “İnsan değişir mi?” değildir. “ İnsan, kendisini değiştirecek kadar kendisiyle yüzleşebilir mi?”dir.
Bu sorunun peşine düşen en etkileyici bilimsel araştırmalardan biri Yeni Zelanda'da yürütülen ünlü Dunedin Multidisciplinary Health and Development Study'dir.
1970'li yıllarda başlayan bu uzun soluklu çalışmada aynı insanlar çocukluklarından itibaren yıllar boyunca izlendi. Psikolog ve çalışma arkadaşları, henüz üç yaşındaki çocukların davranış ve mizaç özelliklerini değerlendirdi. Bazı çocuklar daha çekingen ve temkinliydi. Bazıları dürtüsel, hareketli ve tepkiseldi. Bazıları ise yeni durumlara daha kolay uyum sağlıyordu. Yıllar geçti. Araştırmacılar aynı çocukları genç erişkinlik döneminde yeniden değerlendirdi. Sonuçlar düşündürücüydü. Erken çocukluk döneminde gözlenen bazı mizaç özelliklerinin erişkinlikteki kişilik ve davranış modelleriyle ilişkili olduğu görüldü. Üç yaşındaki çocuk tamamen kaybolmamıştı. Yıllar sonra, yetişkinin davranışlarında hâlâ bazı izleri vardı. Yani çocukluk gerçekten iz bırakıyordu. Ancak bu çalışmaların bize söylediği şey “Üç yaşında kimsen, ömür boyu osun” değildi. Daha ince bir gerçek vardı: Mizaç, hayat hikâyemizin ilk cümlelerini yazabilir. Ama kitabın tamamını tek başına yazamaz.
Mizaç, biyolojik temelleri güçlü, yaşamın erken dönemlerinde gözlenebilen davranışsal eğilimlerimizi ifade eder ve mizaç ile doğarız. Duygusal tepkilerimizin şiddeti, yeniliğe yaklaşımımız, hareketlilik düzeyimiz ve çevresel uyaranlara verdiğimiz yanıtlar mizacımızın parçalarıdır.
Bir bebek yabancı bir yüz gördüğünde gülümserken diğeri annesine sıkıca sarılabilir. Biri yeni bir ortama saniyeler içinde uyum sağlarken bir başkasının alışması saatler, hatta günler sürebilir. Psikoloji bu erken farklılıkları büyük ölçüde “mizaç” kavramıyla açıklar. Yani hayata tamamen boş bir sayfa olarak başlamıyoruz. Ama üzerine hiçbir şey yazılamayacak, önceden basılmış bir kitap olarak da doğmuyoruz.
Son yıllarda çocukluk deneyimlerinin erişkin yaşam üzerindeki etkisini çok daha fazla konuşuyoruz. Bağlanma biçimleri, aile içi ilişkiler, travmatik deneyimler, ihmal, aşırı koruyucu ebeveynlik ve çocuğun duygularına verilen yanıtlar… Bütün bunların yetişkinlikte kurduğumuz ilişkiler ve geliştirdiğimiz davranış modelleri üzerinde iz bırakabileceğini biliyoruz.
Çocukken duyguları sürekli küçümsenen biri, yetişkin olduğunda hislerini anlatmakta zorlanabilir. Hata yaptığında ağır biçimde eleştirilen bir çocuk, ilerleyen yıllarda mükemmeliyetçi olabilir. Sevginin koşullu olduğunu öğrenen biri, hayatı boyunca “yeterince iyi” olduğunu kanıtlamaya çalışabilir. Terk edilme deneyimi yaşayan biri, yetişkin ilişkilerinde karşısındaki insanın en küçük uzaklaşmasını büyük bir tehdit gibi algılayabilir. Fakat burada önemli bir ayrıntı var. Çocukluk iz bırakır. Ama her iz kader değildir. Geçmişimiz davranışlarımızı açıklayabilir. Fakat onları sonsuza kadar haklı çıkarmak zorunda değildir.
Bir zamanlar bilim insanları da kişiliğin değişmediğini düşünüyordu. Ünlü psikolog William James, 1890 yılında yayımlanan The Principles of Psychology adlı eserinde, insan karakterinin yaklaşık otuz yaş civarında büyük ölçüde yerleştiğini savunuyordu. Bu görüş psikoloji dünyasında uzun yıllar etkili oldu. İnsan gençliğinde şekilleniyor, sonra da büyük ölçüde aynı kişi olarak hayatına devam ediyordu. Fakat modern uzunlamasına araştırmalar bu kadar kesin konuşamayacağımızı gösterdi. Kişilik psikoloğu Brent Roberts ve çalışma arkadaşlarının araştırmaları, kişilik özelliklerinin erişkinlik boyunca değişmeye devam edebildiğini ortaya koydu. Psikolojide sıklıkla kullanılan “Beş Büyük Kişilik Özelliği” üzerinden yapılan çalışmalar, sorumluluk, uyumluluk, dışa dönüklük, deneyime açıklık ve duygusal dengelilik gibi özelliklerin yaşam boyunca tamamen sabit kalmadığını gösteriyor.
Yani takvim ilerlerken yalnızca yüzümüz değişmiyor. Kişiliğimiz de hareket ediyor. Ama herkeste aynı hızda ve aynı yönde değil.
Peki bir insan gerçekten kişiliğini değiştirebilir mi?
Brent Roberts ve arkadaşları bu soruya oldukça geniş bir veri üzerinden baktı. Araştırmacılar, psikolojik ve klinik müdahaleler sırasında kişilik özelliklerindeki değişimi değerlendiren 207 çalışmanın sonuçlarını bir araya getirdi. Sonuç dikkat çekiciydi. Ortalama yaklaşık 24 haftalık süreçlerde kişilik özelliklerinde ölçülebilir değişiklikler görülebiliyordu. Özellikle duygusal dengesizlikle ilişkili nörotisizm ve dışa dönüklük alanlarındaki değişimler dikkat çekiyordu.
Yani bilimsel cevap şu: Evet, insan değişebilir.
Kişilik tamamen donmuş değildir. İnsan değişebilir. Beyin değişebilir. Davranışlar yeniden öğrenilebilir. Alışkanlıklar yeniden şekillenebilir. Belki mesele hiçbir zaman “Yedisinde neyse yetmişinde de odur” değildi. Asıl mesele; insan yedisinde öğrendiği bir davranışı, yetmişine kadar hiç sorgulamadan taşıyabilir mi ? olmalıydı.
Aynı öfkeyi… Aynı kaçışı… Aynı savunmayı… Aynı korkuyu… Ve yıllar sonra bütün bunlara tek bir isim vermesi ve bunu “Benim karakterim.” olarak nitelemesi .
Oysa bazen karakter sandığımız şey, yalnızca çok uzun zamandır tekrar ettiğimiz bir davranıştır. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de o olmak zorunda değildir. Ama kendisine hiç dönüp bakmazsa, aynı hikâyeyi yetmiş yıl boyunca farklı insanlarla tekrar tekrar yaşayabilir.
Çünkü zaman insanı yaşlandırır. Değiştiren ise zaman değil, farkındalıktır.