Normal

“Normal” kelimesi, Latince normadan gelir. Norma, marangozun dik açı ölçmek için kullandığı gönye demektir. Yani başlangıçta “normal”, doğru açıyı, düzlüğü ve ölçüye uygunluğu ifade ediyordu. Bir şey ya düzgündü ya değildi. Arada gri bir alan yoktu. Tıpta “normal” kavramının hikâyesi ise bu kadar keskin değildir.

Orta Çağ’da sağlık, çoğunlukla denge üzerinden tanımlanıyordu. Hipokrat ve Galen geleneğinde beden, dört sıvının uyumu ile sağlıklı kabul edilirdi. Burada “normal” bireyseldi; her beden kendi dengesini kurardı. Sapma, kişiye özgü bir bozulmaydı.

  1. yüzyıla gelindiğinde tablo değişti. İstatistik biliminin gelişmesiyle birlikte Adolphe Quetelet “ortalama insan” fikrini ortaya attı. Artık normal, bireysel denge değil, çoğunluğun ortalamasıydı. Eğrinin ortası norm haline geldi. Bu dönüşümle birlikte tıp, ölçmeye ve karşılaştırmaya dayalı bir disipline dönüştü.
  2. yüzyılda Fransız filozof ve hekim Georges Canguilhem bu anlayışı sorguladı. Ona göre “normal”, istatistiksel bir ortalama değildir. Ccanlı organizmanın yeni koşullara uyum sağlayabilme kapasitesidir. Yani norm, durağan bir sayı değil, dinamik bir yetenektir. Hastalık ise yalnızca sapma değil, yeni bir denge biçimidir.

Modern tıpta ise “normal” çoğu zaman referans aralığı anlamına gelir. Laboratuvar sonuçları, populasyon temelli kesitler ve kılavuz değerler üzerinden değerlendirilir. Ancak referans aralığı dışında kalan her değer patoloji midir? Ya da referans içinde olan her sonuç sağlığı garanti eder mi?

DSM ( Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) tanılarının yıllar içinde değişmesi, hipertansiyon eşiklerinin yeniden tanımlanması ya da obezite kriterlerinin güncellenmesi bize şunu gösterir: Normal sabit değildir. Toplum, bilim ve politika ile birlikte evrilir.

Tıpta “normal” yalnızca biyolojik bir veri değildir; aynı zamanda kültürel bir uzlaşıdır. Ve belki de en kritik soru şudur:

Normal dediğimiz şey gerçekten doğanın sunduğu bir sınır mı, yoksa bizim çizdiğimiz bir çizgi mi?