İnsanlık tarihi, uzun bir süre boyunca sadece varlığın, somut olanın ve duyularla kavranabilenin peşinden gitti. Ölçmek, tartmak ve adlandırmak; hep ortada duran, hacmi olan ve yer kaplayan gerçeklikler için geliştirilmiş birer zihinsel araçtı. Bilimsel rasyonalite, varlığın oluşturduğu o somut gürültüyü kaydetmekte, görünür olanı listelemekte oldukça mahirdi. Çünkü insan zihni, yapısı gereği algılayabildiği nesneler üzerinden güvenli alanlar inşa etmeye meyillidir. Ancak kolektif entelektüel kapasite, asıl büyük ve sarsıcı krizini bambaşka bir eşikte yaşadı: İnsanlık olmayanı nasıl tarif edecekti? Yokluk, rasyonel bir ölçüm nesnesine nasıl dönüştürülecekti?
Sıfırın bir sayı, bir koordinat, mutlak bir merkez noktası olarak kavramsallaştırılmadığı o uzun çağlarda, doğayı ve evreni anlama çabası hep bir yönüyle eksik kaldı. Sıfırın eksikliği, yönünü cebirsel sembolizme tam olarak teslim edememiş bir matematiğin pratik hesaplamalarını zorlaştırıyor; eksilmeyi, değişimi ve hareketin doğasını rasyonel bir düzleme oturtarken sistemsel engeller çıkarıyordu. En önemlisi de, boşluğun matematiksel profesyonel temsili ve soyut koordinatlandırılması bugünkü kadar sistematik değildi. Bu durum, rasyonel disiplinlerin sayısal temsil gücünü sınırlandırıyor ve borcun matematiksel olarak ifade edilmesini güçleştiriyordu. İnsanlık var olanı mutlaklaştırmaktan vazgeçip yokluğu da denkleme dahil ettiğinde, bu felsefi sıçrama modern bilimsel düşüncenin gelişiminde önemli bir dönüm noktası oldu. Hint matematikçi Brahmagupta'nın sıfıra matematiksel bir kimlik kazandırması ve asırlar sonra René Descartes'ın koordinat sisteminde sıfırı orijin noktası olarak konumlandırması, soyut boşluğu ölçülebilir bir gerçekliğe dönüştürdü.
Yokluğu cebirsel bir nesne olarak kabul edememek, insanlığı sadece soyut formüllerinde değil, pratik dünyada da önemli ölçüde zorladı. Örneğin, sıfırın koordinat sistemine girmediği dönemlerde gelişmiş geometrik hesaplamalar yapılabiliyor ve boşluk hacimleri çeşitli yöntemlerle ölçülebiliyordu; ancak bu boşluğun matematiksel temsili bugünkü kadar akıcı değildi. Benzer şekilde Babilliler, Hipparkhos ve Batlamyus gibi antik astronomlar çok karmaşık astronomik modeller geliştirmiş olsalar da, mutlak bir başlangıç ve sıfır noktasının cebirsel eksikliği, hesaplamaları daha karmaşık hale getiriyor ve gezegenlerin yörüngelerindeki sapmaların matematiksel temsil gücünü sınırlandırıyordu. Rasyonel disiplinler, ancak görünmeyen o boşluğu da sisteme entegre ettiğinde metodolojik olarak olgunlaştı. Bu zihinsel olgunlaşma sancısı, insanlığın somut gözlemlerle inşa ettiği tıp biliminde ise çok daha derin metodolojik sonuçlar doğuracaktı.
Bilim tarihi, tıpkı sıfırın eksikliğindeki o eski matematikçiler veya astronomlar gibi, kendi görünür gözlemlerine ve elindeki mevcut doğrulara odaklanan zihinlerin örnekleriyle doludur. Bunun en bilinen yansımalarından biri, 19. yüzyılın ortalarında Viyana’da çalışan Dr. Ignaz Semmelweis’ın hikayesidir. Semmelweis, lohusa hummasından ölen kadınları kurtarmak için çırpınırken dönemin tıp otoritelerine ve klinisyenlerine çok basit bir şey söylemişti: "Eller kireçli suyla yıkanmalı."
İşin asıl felsefi ve metodolojik arka planı incelendiğinde, o günün tıp koşullarında ve yerleşik paradigmasında modern mikrop teorisinin henüz oluşmadığı, bakterilerin birer hastalık etkeni olarak kabul edilmediği görülür. Semmelweis da bir "bakteri" tanımı yapmıyor, lohusa hummasına klinik olarak görünmeyen "kadavra parçacıklarının" (cadaverous particles) yol açtığını ileri sürüyordu. Aslında o dönemin tıp dünyasına görünmeyen, yerleşik paradigmada henüz adı konmamış dinamik bir değişkeni hesaba katmalarını söylüyordu. Dönemin yerleşik tıp felsefesi ve mevcut bilimsel algısı ise bu tanımlanamayan yokluğu bir değişken olarak sayabilecek metodolojik araçlara henüz sahip değildi. Dolayısıyla o günün koşulları, verinin sınırlarını bu görünmezlik üzerinden çizmişti.
Bu tarihsel kırılma, bilimin tüm alanlarına zamansız bir ders fısıldar: Yokluk, sabit ve donmuş bir hiçlik değildir. O günün bilgi sınırlarında "yok" sayılan bir şey, aslında denklemin en hayati değişkeni olabilir.
Tıp tarihi ilerledikçe, sıfırın (etkisizlik/fark yokluğu çıpasının) felsefesi ve biyoistatistik bilimi tam olarak bu "yokluğu sayma" becerisiyle tıp dünyasındaki kör düğümleri çözmeye başladı. Bunun ilk net örneklerinden biri, James Lind’in modern kontrollü klinik araştırmaların öncülerinden biri olarak kabul edilen skorbüt (C vitamini eksikliği) deneyidir. Yüzyıllar boyunca skorbütün nedeni var olan somut etkenlerde arandı. Lind, deneyi gerçekleştirdiğinde aslında metodolojik olarak "yokluğu" tasavvur etti. Gruplar oluşturdu, diğer tüm değişkenleri sabitleyip bir anlamda sıfırladı ve narenciye almayan gruptaki durumun sabitliğini istatistiksel bir gözle izledi. Sorunun vücuda giren somut bir etken değil, beslenmedeki hayati bir unsurun eksikliği (yokluk) olduğu, ancak diğer etkenlerin metodolojik olarak kontrol altına alınmasıyla berraklaştı.
Daha modern bir örnek ise 20. yüzyılın ortalarındaki kanser kemoterapisi evrimidir. Onkolojinin ilk dönemlerinde, tek bir güçlü ilacın tümörü yok etmesi bekleniyor ve klinik gözlemler bu tekil başarıların varlığına odaklanıyordu. Ancak biyoistatistiksel modeller, kontrollü sağkalım analizleri ve Sir Ronald Fisher’ın temellerini attığı deneysel tasarım metodolojisi denkleme girdiğinde gerçek anlaşıldı. Pek çok kanser türünde tek ajan tedavilerin sınırlılıkları, kontrollü çalışmalar ve sağkalım analizleriyle ortaya kondu. Analizler, tek bir ilacın oluşturduğu etkiyi, plasebonun "sıfır etki" çizgisiyle kıyaslayarak uzun vadeli sağkalımdaki yetersizlikleri matematiksel olarak gösterdi. Biyoistatistikçiler ve klinisyenler, tümörün direnç mekanizmalarını (görünmeyen yoklukları) istatistiksel kombinasyon modelleriyle simüle ederek çoklu ilaç protokollerini geliştirdiler. Sıfır çizgisini aşmakta zorlanan tekil tedaviler, verinin rehberliğinde kombine edilerek modern onkoloji yaklaşımının en büyük destekçisi oldu.
İşte bu noktada biyoistatistik, sağlık bilimlerinin karşısına sadece kuru matematik formüllerinden ibaret bir teknik araç olarak çıkmaz; insanlığın geç keşfettiği "sıfır" sayısı gibi, rasyonel bir ahlak terazisi ve metodolojik bir tevazu disiplini olarak yükselir. İnsana kendi bilişsel önyargılarının yokluğunu saymayı öğretir. Gördüğün varlık (olumlu sonuç), görmediğin yokluğun (kontrol grubunun, plasebonun, sessiz kalan verilerin) aynası olmadan tam bir anlam ifade etmez. Yokluğu sayamayan bir göz, tıpkı sıfırı keşfetmemiş antik matematikçiler gibi, sadece kendi elindeki somut başarıları toplar durur; ancak arkadaki devasa boşluğu ve kayıpların uçurumunu fark etmekte zorlanır.
Tıpkı devasa bir senfoniyi anlamlı kılanın notaların arasına ustalıkla yerleştirilmiş mutlak sessizlikler (esler) olması gibi; bilimsel bir kanıtı yücelten şey de verinin içindeki o sessiz, mütevazı ve saf gerçekleri görebilme olgunluğudur. Sayıların dilinde sıfır, bir zafiyet değil, bilimin rasyonel çizgide kalmasını sağlayan en güvenilir çıpadır. Yokluğun da canlı, dinamik bir değişken olabileceğini kavrayıp, onu tıpkı somut bir nesne gibi saymayı başardığı gün, insanlık elindeki varlığın gerçek değerini ölçebilir.
Peki, bugünün tıp dünyasında henüz adını koyamadığımız, bizim için "yok" hükmünde olan ama tüm denklemleri derinden etkileyen o gizli değişkenler nelerdir? Belki de yapay zekanın devasa veri setlerinde tarayıp geçtiği ama anlamlandıramadığı "karanlık veriler", henüz formüle edilmemiş karmaşık biyolojik etkileşimler ya da bugünün bilgi sınırlarında etkisiz birer "sıfır" zannedilen nice faktörler, yıllar sonra yarının parıldayan birer bilimsel gerçekliği olarak isimlendirilecektir. İşte tam da bu yüzden, modern bilimsel olgunluk; bugünün mutlak doğrularına sığınmak değil, çağın sıfırını keşfetme cesaretini gösterip henüz mevcut olmayan bu unsurların var olabileceğini öngörebilme becerisidir. Bilim, verinin tarafsız aynasına o derin ve sarsılmaz mütevazılıkla bakabildiği ölçüde ilerler. Çünkü bilinmelidir ki; doğrulanabilir bir metodolojinin süzgecinden geçmemiş, o dinamik yokluğu hesaba katmamış her bireysel gözlem, verinin o adil aynasında eninde sonunda erimeye mahkumdur.