Tıbbın tarihine dair okuduğum kısa bir yazı bana şu soruyu düşündürdü: Tıp her zaman doğru muydu?
Bir hasta olarak ya da bir hasta yakını olarak çoğumuz doktorun söylediğini sorgusuz kabul ederiz. Beyaz önlük, bilim ve yılların birikimi güven duygusu yaratır. Açıkçası ben de birinci sınıf tıp öğrencisi olmadan önce tıbbın “yanılmaz” bir alan olduğunu düşünürdüm. Ancak fakülteye adım atıp anatomi amfisinde ilk dersleri dinlemeye başladığımda fark ettim ki tıp, mutlak doğrularla ilerleyen sabit bir bilgi yığını değil: deneme, yanılma ve bazen de ciddi hatalarla gelişen bir bilim dalı.
Geçmişe dönüp bakıldığında, bir dönem doğru kabul edilen ancak günümüz modern tıbbında yanlışlığı kanıtlanmış pek çok uygulama ve bilgiye rastlanmaktadır. Sigaranın sağlığa faydalı olduğu düşüncesi, organ naklinin imkansız olması düşüncesi, lobotomi ile ruhsal hastalıkların tedavi edilebileceği inancı... Bu yanılgılar, tıbbın kötü niyetinden değil; bilginin sınırlı, sorgulamanın ise yetersiz olmasından kaynaklıydı.
Tütün kullanımının sağlığı olumsuz etkilediği şüphesi, 1950 yılında sigara içimiyle güçlü bir şekilde ilişkili 684 akciğer kanseri vakasını inceleyen bir vaka-kontrol çalışması ortaya çıkmadan önce de bir süredir mevcuttu. Fakat bazı doktorlar zaman-zaman sigaranın stres azaltıcı etkilerinden bahsederdi. Hatta astım gibi solunum yolu hastalıklarına iyi geleceği bile iddia edilirdi. Sigaranın ağız kokusunu gideriği ve diş etlerine iyi geldiği gibi yanılgılar da mevcuttu. Ancak sigara, diş çürükleri, diş eti hastalıkları ve ağız kanseri riskini yüksek ölçüde arttırır. Eskiden sigara içmenin hazımsızlık ve şişkinlik gibi sindirim sorunlarına yardımcı olduğu düşünülüyordu. Oysa ki, sigara içmek mide asidini artırır ve mide-bağırsak sorunlarını daha da kötüleştirir.
Diğer bir soruya gelecek olursak: insanlar neden organ naklinin imkansız olduğunu düşünüyordu?
Öncelikle, organ nakli ile ilgili tıbbi hakikatlerin altını çizmekte fayda var. Organ nakli girişimi iki önemli dönüm noktasına dayanmaktadır. Birincisi, Billingham, Brent ve Medawar'ın 1953'te kimerizmle ilişkili neonatal toleransın kasıtlı olarak indüklenmesinin mümkün olduğunu fark etmeleridir. Bu keşif, sonraki 15 yıl içinde 1968'de insanlarda ilk başarılı kemik iliği nakillerine kadar ilerlemiştir. İkinci dönüm noktası ise, 1960'ların başlarında köpek ve insan organ allogreftlerinin immünosupresyon yardımıyla kendi kendine tolerans indükleyebileceğinin gösterilmesidir.
Şimdi asıl soruya geri dönelim. Organ nakli neden o dönemin insanları için imkansız gözüküyordu?
En temel neden, vücudun yabancı bir organı asla kabul etmeyeceği düşüncesiydi. İnsan bedeni, kendisine ait olmayan her şeyi reddeden bir yapı olarak görülüyordu ve bu düşünce yanlış değildi; sadece eksikti. Bağışıklık sistemi bilinmediği için, organ reddi “kaçınılmaz bir son” olarak kabul ediliyordu. Bir organın başka bir bedende çalışabileceği fikri, biyolojik olarak mümkün görünmüyordu. Bunun yanında cerrahi koşullar da çok yetersizdi. Anestezi sınırlıydı, damar cerrahisi gelişmemişti ve enfeksiyon kontrolü neredeyse yoktu. Bugün basit kabul ettiğimiz bir damar anastomozu bile geçmişte büyük bir engeldi. Bu şartlar altında yapılan başarısız denemeler, “zaten olmaz” düşüncesini daha da pekiştiriyordu. Bir diğer önemli etken ise etik ve dini kaygılardı. İnsan bedeninin bütünlüğüne müdahale etmek, bir insandan alınan organın başka bir insana verilmesi fikri birçok kişi için korkutucuydu. Ölüm kavramı, beyin ölümü gibi tanımlar henüz netleşmemişti. Bu da organ naklini sadece tıbbi değil, ahlaki olarak da “uygunsuz” bir girişim gibi gösteriyordu.
Diğer bir inanış ise “Lobotomi ile ruhsal hastalıkların tedavi edilebileceği” inancıydı.
Lobotomiyi ilk duyduğumda, açıkçası bunun gerçekten tıbbi bir tedavi olarak uygulanmış olmasına inanmakta zorlandım. Bir tıp öğrencisi olarak bugün bize anlatılan beyin yapısı, sinir yolları ve fonksiyonlar düşünüldüğünde, bir insanın beynine bu şekilde müdahale edilmesi çok ürkütücü geliyor. Ama geçmişe dönüp bakınca, o dönemin şartlarında bu düşüncenin nasıl ortaya çıktığını anlamak hiç de zor değil.
O yıllarda ağır ruhsal hastalıklar için neredeyse hiçbir etkili tedavi yoktu. Şizofreni, ağır depresyon ya da kontrol edilemeyen davranışlar gösteren hastalar uzun süre akıl hastanelerinde tutuluyor, hem kendilerine hem çevrelerine zarar verebiliyordu. Doktorlar çaresizdi ve bir çözüm arıyorlardı. Beynin ön kısmının kişilik, duygu ve davranışlarla ilişkili olduğunun fark edilmesi, “buraya müdahale edilirse hastalık da düzelebilir” düşüncesini doğurdu.
Bazı hastalarda ameliyattan sonra sakinleşme görülmesi, lobotominin işe yaradığı izlenimini yarattı. Ancak bu sakinlik aslında bir iyileşme değildi. Hastalar duygularını kaybediyor, tepkisizleşiyor, çoğu zaman eski kişiliklerinden tamamen uzaklaşıyordu. Yani hastalık bastırılıyor gibi görünürken, aslında insanın kendisi zarar görüyordu.
Beni en çok düşündüren şey bu yöntem bir dönem o kadar kabul görmüştü ki, Nobel Ödülü bile verilmişti. Bu da tıbbın her zaman doğruyu bildiğini değil, bazen güçlü görünen ama yanlış olan fikirlerin de peşinden gidebildiğini gösteriyor. Bugün bize çok yanlış gelen bir uygulama, o günün bilgisiyle “umut” olarak görülmüştü.
Tıp tarihi, bize bilginin sabit değil, sürekli değişen ve gelişen bir süreç olduğunu gösteriyor. Bir zamanlar doğru kabul edilen pek çok uygulama, bugün hatalı ya da hatta zararlı olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle tıpta asıl ilerleme, kesin doğrulara körü körüne inanmakta değil; sorgulamakta ve öğrenmeye açık olmakta yatıyor.
Kaynaklar:
Tobacco and health: a review of the history and suggestions for public health policy (PubMed)
Organ Transplantation: An Overview (PubMed)
Valenstein ES – Great and Desperate Cures