Avustralya’ya ilk göç ettiğimiz yıllarda bana en sık sorulan soru şuydu: “Nasıl bir kültür şoku yaşadınız?”
Ben bu soruya hep maddi dünyanın içinden cevap verirdim. Çünkü o yıllarda Avustralya’da Avrupa’dan doğru dürüst ürün bile bulunmuyordu. Ayakkabılarımı ailem İstanbul’dan gönderirdi. İstanbul’daki ilk evimin mobilyalarını kendim tasarlayıp Siteler’de el işçiliğiyle yaptırmıştım; Avustralya’daki ilk evime taşındığımda ise bulduklarımı “cottage stili” diyerek kendimi teselli etmeye çalışıyordum.
Annemin, “Herhalde daha iyisi yoktu,” sözüne verecek bir cevabım olmamıştı.
Bir gün, çalışmaya başladığım mühendislik danışmanlık firmasında, meslektaşımın Sri Lanka kökenli, İngiltere’de eğitim görmüş, Prenses Diana aksanıyla konuşan eşi Ranji de aynı soruyu sordu. Ben yine aynı cevabı verdim. Ranji yüzüme uzun uzun baktı; hiçbir şey söylemedi.
O bakışın anlamını o gün kavrayamamıştım.
Aradan 36 yıl geçti. Ranji’yi kaybedeli neredeyse altı yıl oluyor.
Ve bugün, onun bana o gün aslında neyi sorduğunu ilk kez gerçekten anladığımı hissediyorum.
---
Son birkaç gündür yine ev, ustalar ve bitmeyen tamirat işleriyle uğraştım. Bu sabah erkenden kendimizi TMT’ye attık. Yazma çizme işlerimi yanıma alıp biraz nefes almak, biraz çalışmak istedim.
Biz artık günde tek öğün yiyoruz. Restoran bölümüne oturduk.
Arkamızdaki masaya iki çocuklu bir aile geldi. Anne, Deniz Göktaş’ın tabiriyle simsiyah bir “dalgıç kıyafeti” giymişti. Sigara içmenin yasak olduğu bölümde karı-koca rahatça sigaralarını yaktılar. Garsonlar birkaç kez uyardı, işaretleri gösterdi; aldırış etmediler.
Derken tam yanımızdaki iki şezlonga yerleştiler.
Sanki istenmeyen çöp insanın gelip burnunun dibini bulması gibi.
Kadın, çocukları hemen önündeyken bile en tiz sesiyle bağırarak konuşuyor; sonra havuza girince bu kez kocasına bağırmaya başladı:
“Sağdan çek… Soldan çek… Bir daha…”
Normalde tek okuyuşta bitireceğim paragrafı iki, hatta üç kez okumak zorunda kaldım.
Tam o sırada sol tarafımdaki bir başka misafir telefonundan yüksek sesle dizi izlemeye başladı. Arka planda zaten son ses müzik çalıyor. İnsan ister istemez düşünüyor: Buraya tatile gelenlerin çoğu Doğu Avrupalı. Acaba hepsi arabesk dinlemek zorunda mı?
Sonunda dayanamadım.
“Kulaklık takmanız mümkün mü acaba?” diye rica ettim.
Sağ olsun, hiç itiraz etmeden gidip kulaklığını aldı ve taktı.
Tam rahatladım derken bu kez sol bacağıma şiddetli bir kramp girdi. Bir noktada kalmadı; kasıklarıma kadar yayıldı. Olduğum yerde iki büklüm kaldım.
Yanımdaki adamdan — dalgıç kıyafetli kadının kocasından — a la carte restoranda çalışan Şeyma Hanım’ı çağırmasını rica ettim. Şeyma diş hekimliği öğrencisi; yazları TMT’de çalışıyor. Evimin karşısındaki lojmanda kalıyor. Ne zaman ihtiyacım olsa koşa koşa yardımıma geliyor.
Adam restoran yönüne değil de havuza girdi, sonra sular üstünden aka aka yanıma geldi:
“Ben Şeyma Hanım’ı nereden bulacağım ki?” dedi.
Sonra tekrar şezlonguna döndü, bir sigara daha yaktı.
Ben biraz yürüyebilecek hale gelince Şeyma’nın yanına gittim.
Elbette kimse onu çağırmamıştı.
Beni görünce öyle telaşlandı ki… Buz getirdi, soda verdi, ilgilendi, sürekli iyi olup olmadığımı sordu.
“Telefonunuzu yanınızdan ayırmayın. Günün hangi saati olursa olsun beni arayın, koşarak gelirim,” dedi.
---
Sonra uzun uzun düşündüm.
Biz kültürel olarak hep böyle miydik?
Çocukluğumdan hatırladığım insanlar geldi aklıma. Özellikle gerçekten inançlı olanlar… Yardım etmek onlar için düşünülerek yapılan bir davranış değil, hayatın doğal akışıydı.
Biz ne zaman bu kadar kayıtsız olduk?
Ne zaman başkasının rahatsızlığını görmezden gelmeyi normalleştirdik?
Ne zaman sadece kendi konforumuzu önemser hale geldik?
Bugün TMT’de yaşadıklarım bana, Ranji’nin 36 yıl önce sorduğu o soruyu yeniden hatırlattı.
Belki o gün bana sorduğu şey, market rafları ya da mobilyalar değildi.
Belki de insanlar arasındaki görünmez mesafeydi.
Ben bunu ancak bugün anlayabildim.
Ve şimdi düşünüyorum…
Yoksa Ranji’nin ve benim yıllarca anlam veremediğim o sorunun cevabı, başından beri tam da burada mı saklıydı?