Tıp fakültesinde pediatri hocamızın ilk cümlesi hâlâ kulağımda: “Çocuklarınızı yakmayın.” Kemik kırılır, düşersiniz, kesilirsiniz; hayatın kazası çoktur. Ama yanık çoğu zaman kazadan çok ihmalin sonucudur. Öngörülebilir. Tedbir alınabilir. Buna rağmen en ağır izleri o bırakır. Çocukta daha da ağır bırakır. Deride iz, yüzde utanç, eklemde sakatlık… Üstelik tedavisi zordur, sabır ister.
15–23 Ağustos 2025’te Somali’de, Mogadişu’daki Jazeera Üniversitesi Hastanesi’nde düzenlenen plastik cerrahi kampına stajyer doktor olarak katıldım. Dudak damak yarıkları ve yanık sekelleri için ameliyatlar yaptık. Toplam 32 hasta. 21’i dudak damak yarığı, 11’i yanık sonrası oluşmuş deformasyonlar. Sayı soğuk görünebilir ama o ameliyathane günlerinde her birinin ayrı bir hikâyesi, ayrı bir kaderi vardı.
Bu kadar çok yanık hastası görünce insanın zihni tuhaf yerlere gidiyor. Bir an, yüzüne kezzap atmanın kültürel bir şey olup olmadığını düşündüğümü itiraf edeyim. Sonra gerçeği gördüm. Mülteci kamplarında çadırlarda yaşayanlar, tenekeden bozma barakalarda tek göz odada hayat kurmaya çalışanlar… Ortada yanan ateş, yemek pişirmek için başka çare olmayışı, dar alan, kalabalık. Yanık dediğimiz şey bazen yoksulluğun adı oluyor.
İkinci derece ve daha derin yanıklar doğru tedavi edilmezse yara küçülerek iyileşiyor. Doku büzüşüyor. Avuç içi yanmış bir çocukta parmaklar avuca doğru kıvrılıyor ve bir daha açılmıyor. Büyüme çağında bu yapışıklıkları erkenden açmazsanız, çocuk büyüdükçe deformasyon da büyüyor. Kitaplarda yazan temel plastik cerrahi bilgisi orada karşımda canlı canlı duruyordu.
Ağır yanıklarda eklemlerin nasıl imkânsız pozisyonlara geldiğini gördüm. El bileğinin dış yanıyla başparmağı yanmış bir hastada başparmak 180 derece geriye dönmüş, bileğe yapışmıştı. Başka bir hastada el, iç taraftan ön kola adeta kaynamıştı. İnsan anatomisinin ne kadar zarif, travmanın ne kadar acımasız olduğunu aynı karede görmek gibi.
En çok aklımda kalan vaka dördüncü gün geldi. Üç dört yaşlarında bir kız çocuğu. Eller yanmış. Beşinci parmağı kısa kalmış, morumsu, elin yanında dik bir çıkıntı gibi duruyor. Önerilen ameliyat kontraktür açılması, greft, belki flep. Ama risk vardı. Dolaşım bozulabilirdi. Ameliyat sırasında ya da sonrasında parmak kaybedilebilirdi. Bu ihtimal annesine anlatıldı.
Kadın tercümanla uzun uzun konuştu. Sonra net bir şekilde ameliyatı reddetti. Hatta sitem etti; “Bunu ilk muayenede söyleseydiniz kabul etmezdim” dedi. Ardından o cümleyi ekledi: “Allah’tan ümit kesilmez.”
Trajedi açık. Kim çocuğunun parmağının kesilmesini ister? Ama o parmağın amputasyonu elin fonksiyonunu bozmayacaktı. Aksine, malpozisyonu ortadan kaldırıp daha kabul edilebilir bir görünüm sağlayacaktı. Annesi buna rağmen ikna olmadı. Parmağın eksik olmasının çocuğunun geleceğinde bir sosyal etiket olacağından korkuyordu.
O anın tuhaf bir ironisi vardı. Kadın “Allah’tan ümit kesilmez” derken karşısındaki doktorun gömleğinin sırtında “Islamic Help” yazıyordu. Kadın burun kıvırmış olabilir. Ama o doktor dünyanın öbür ucundan, o çocuğun tedavisi için oradaydı. İnsan bazen yardımın hangi kapıdan geldiğini görmüyor. Belki de mesele tam olarak buydu.