Bir odaya girdiğinizi düşünün.
Masanın üzerinde insan ve hayvanlara ait anatomik örnekler, mikroskoplar, kimyasal maddeler ve deney araçları bulunuyor. Bir tarafta sinirlerin işleyişi inceleniyor, başka bir masada embriyonun gelişimi araştırılıyor. Deniz canlılarının organları karşılaştırılıyor; kan, lenf, salgı bezleri, görme, işitme ve refleksler hakkında sorular soruluyor.
Bugünün üniversitelerinde bunların her biri farklı bir bölümün, laboratuvarın veya uzmanlık alanının konusu olabilir.
Ancak on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında bu farklı alanları aynı bilimsel program içinde birleştiren en etkili isimlerden biri Johannes Peter Müller’di.
Müller yalnızca insan bedenindeki belirli bir organı inceleyen hekimlerden biri değildi. Canlılığın nasıl işlediğini anlamaya çalışıyor; anatomi ile fizyolojiyi, yapı ile işlevi, insan ile hayvanı, gözlem ile deneyi aynı bilimsel anlayış içinde buluşturmak istiyordu.
Bu nedenle tıp tarihindeki yeri tek bir keşifle açıklanamaz.
Onu önemli yapan, fizyolojinin nasıl araştırılması gerektiğine ilişkin düşünceyi değiştirmesiydi.
Bir ayakkabıcının oğlundan bilim insanına
Johannes Peter Müller, 14 Temmuz 1801’de Koblenz’de dünyaya geldi.
Babası ayakkabıcılık yapıyordu. Ailenin maddi imkânları geniş değildi. Buna rağmen Müller’in matematiğe, doğa bilimlerine ve klasik dillere duyduğu ilgi eğitimine devam etmesinin önünü açtı.
1819 yılında Bonn Üniversitesinde tıp öğrenimine başladı ve 1822’de doktorasını tamamladı. 1823–1824 yıllarında Berlin’de anatomi ve fizyoloji çalışmalarını sürdürdü. Ardından Bonn’a dönerek 1824 yılında fizyoloji ve karşılaştırmalı anatomi alanlarında habilitasyonunu aldı ve akademik dersler vermeye başladı.
Müller’in yetiştiği dönemde tıp önemli bir dönüşüm geçiriyordu.
Anatomi büyük ölçüde ilerlemiş, insan bedenindeki organların yapısı ayrıntılı biçimde tarif edilmeye başlanmıştı. Ancak bu organların nasıl çalıştığına ilişkin bilgiler çoğu zaman eski otoritelerin görüşlerine, sınırlı gözlemlere veya doğa felsefesinin varsayımlarına dayanıyordu.
Müller, fizyolojinin yalnızca düşünsel açıklamalarla ilerleyemeyeceğini görüyordu.
Canlı beden hakkında düşünmek önemliydi; fakat gözlemlemek, karşılaştırmak, deney yapmak ve elde edilen sonuçları yeniden sınamak gerekiyordu.
Müller, yaşadığı dönemin doğa felsefesinden bütünüyle kopmuş bir bilim insanı değildi. Canlılığı yalnızca fizik ve kimya yasalarıyla açıklamaya mesafeli yaklaşıyor, bazı vitalist görüşleri koruyordu.
Buna rağmen fizyolojiyi gözlem, karşılaştırma ve deneyle daha sağlam bir bilimsel zemine taşıyan geçiş dönemi araştırmacılarının başında geliyordu.
Bedenin yapısını bilmek yetmezdi
Anatomi bir organın nerede bulunduğunu gösterebilirdi.
Fakat Müller için asıl soru bundan sonra başlıyordu:
Bu organ ne yapıyordu?
Nasıl çalışıyordu?
Başka organlarla nasıl ilişki kuruyordu?
İnsanlardaki bir yapı, diğer canlılarda nasıl görünüyordu?
Bir yapının embriyonun gelişimi sırasında geçirdiği değişimler, yetişkin bedendeki görevini açıklayabilir miydi?
Bu sorular Müller’i insan anatomisinin dışına, karşılaştırmalı anatomiye, embriyolojiye ve zoolojiye götürdü.
Farklı canlı türlerinin organlarını karşılaştırarak yaşamın ortak ilkelerini araştırdı. Sinir sistemi, duyu organları, salgı bezleri, üreme organları, kan, lenf ve embriyonik gelişim üzerine çalışmalar yürüttü. İlerleyen yıllarda deniz canlılarının anatomisine ve gelişimine yönelerek deniz biyolojisinin gelişmesine de katkıda bulundu.
Müller’in anlayışında anatomi ile fizyoloji birbirinden kopuk değildi.
Yapıyı anlamadan işlevi, işlevi araştırmadan da yapının gerçek anlamını kavramak mümkün değildi.
Bu yaklaşım, modern tıbbın temel düşünce biçimlerinden biri hâline gelecekti.
Göz gerçekten neyi görür?
Johannes Peter Müller’in adı en çok özgül sinir enerjileri öğretisi ile ilişkilendirilir.
Müller, duyularımızın dış dünyadaki uyaranları değişmeden aktaran basit araçlar olmadığını düşünüyordu. Ona göre ortaya çıkan duyumun niteliğini yalnızca dış uyaranın ne olduğu değil, hangi duyu sinirinin ve hangi duyusal sistemin uyarıldığı da belirliyordu.
Örneğin göze ışık gelmesi görme duyumuna yol açar. Ancak göz kapalıyken göz küresine hafifçe bastırıldığında da ışık parlamaları veya şekiller görülebilir.
Burada gözü uyaran şey ışık değil, mekanik basınçtır. Buna rağmen ortaya çıkan duyum görseldir; çünkü uyarılan sistem görme duyusuyla ilişkilidir.
Benzer biçimde işitme sistemi uyarıldığında ortaya çıkan deneyim ses, görme sistemi uyarıldığında ise görsel bir duyum niteliği taşır.
Müller’in öğretisinin temelinde şu düşünce bulunuyordu:
Duyumun niteliği, dış uyaranın özellikleri kadar o uyaranı taşıyan duyusal sinir sisteminin yapısı ve işleyişi tarafından da belirlenir.
Bu yaklaşım, daha sonra öğrencisi Hermann von Helmholtz başta olmak üzere çok sayıda araştırmacıyı etkiledi. Duyular fizyolojisi, deneysel psikoloji ve algı araştırmaları açısından yeni bir düşünce alanı açtı.
Gözün dış dünyayı bir fotoğraf makinesi gibi olduğu biçimiyle aktarmadığı, kulağın da yalnızca sesleri kaydeden pasif bir araç olmadığı anlaşılıyordu. Sinir sistemi, dış dünyadan gelen bilgilerin nasıl bir duyuma dönüşeceğinde belirleyici bir rol oynuyordu.
Böylece Müller’in çalışmaları fizyolojinin sınırlarını aşarak daha büyük bir soruya ulaşıyordu:
İnsan dış dünyayı olduğu gibi mi algılar, yoksa sinir sisteminin olanakları ölçüsünde mi deneyimler?
Bu soru bugün de sinirbilim, psikoloji ve algı felsefesinin temel meseleleri arasındadır.
Duyu ve hareket yollarının ayrılması
Müller sinir sistemini yalnızca duyular açısından incelemedi.
Refleks hareketler, sinirlerin uyarılması, sinir-kas ilişkisi ve farklı organların sinir sistemiyle bağlantıları üzerinde de çalıştı.
1831 yılında kurbağalar üzerinde gerçekleştirdiği deneylerle omurilik sinirlerinin ön köklerinin ağırlıklı olarak hareket, arka köklerinin ise duyu ile ilişkili olduğunu ortaya koyan Bell–Magendie yasasını deneysel olarak doğruladı. Böylece duyusal ve motor sinir yollarının birbirinden ayrılmasına ilişkin kanıtların güçlenmesine katkı sağladı.
Onun döneminde sinir sistemine ilişkin bütün soruları yanıtlayacak teknik imkânlar henüz bulunmuyordu. Sinirlerin elektriksel etkinliği yeterince ölçülemiyor, hücrelerin içindeki süreçler doğrudan izlenemiyor ve modern görüntüleme teknikleri kullanılamıyordu.
Müller buna rağmen sonraki kuşakların araştıracağı temel soruların önemli bir bölümünü belirledi.
Öğrencileri ve bilimsel çevresinde yetişen araştırmacılar, gelişen deney araçlarıyla bu soruların peşinden gittiler.
Emil du Bois-Reymond sinir ve kasların elektriksel özelliklerini araştırdı.
Hermann von Helmholtz sinir iletim hızını ölçtü.
Rudolf Virchow ise hastalıkları hücresel düzeyde ele alan hücresel patolojiyi geliştirdi.
Böylece Müller’in ortaya koyduğu sorular, bir sonraki kuşağın araştırma programına dönüştü.
Kadın üreme sisteminde bugün de yaşayan adı
Johannes Peter Müller’in embriyoloji alanındaki önemli çalışmalarından biri, üreme sisteminin gelişimi üzerineydi.
1830 yılında yayımladığı Bildungsgeschichte der Genitalien adlı eserinde, embriyonik üreme sistemindeki bazı kanalları sistemli biçimde ele aldı.
Daha sonra kendi adıyla anılacak bu yapılar bugün paramezonefrik kanallar veya tarihsel adıyla Müller kanalları olarak bilinir.
Klasik embriyoloji anlatımına göre dişi embriyonik gelişiminde paramezonefrik kanallardan fallop tüpleri, uterus, serviks ve vajinanın üst üçte biri gelişir.
Erkek embriyonik gelişiminde ise Sertoli hücrelerinden salgılanan anti-Müllerian hormonun etkisiyle bu kanallar büyük ölçüde geriler.
Günümüzde kadın hastalıkları, çocuk cerrahisi, radyoloji ve üreme tıbbında kullanılan Müller kanalı anomalileri ifadesi de adını Johannes Peter Müller’den alır.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:
Müller, anti-Müllerian hormonu keşfetmemiştir.
Hormon, embriyonik dönemde Müller kanallarının gelişimini baskılayan etkisi nedeniyle bu adı almıştır. Müller’in adı hormona doğrudan bir keşif yoluyla değil, daha önce tanımladığı anatomik yapılar üzerinden verilmiştir.
Bu durum, tıp tarihindeki adlandırmaların zaman içinde nasıl katmanlar hâlinde oluştuğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Fizyolojinin büyük kitabı
Müller’in en etkili eseri, 1833–1840 yılları arasında bölümler hâlinde yayımlanan Handbuch der Physiologie des Menschen für Vorlesungen, yani Dersler İçin İnsan Fizyolojisi El Kitabı oldu.
Bu eser sıradan bir ders kitabı değildi.
Müller burada dönemin anatomi, fizyoloji, kimya, fizik, embriyoloji ve karşılaştırmalı biyoloji bilgilerinin büyük bölümünü bir araya getirmeye çalıştı.
İnsan bedeninin işlevlerini yalnızca insan anatomisi üzerinden değil, hayvan deneyleri ve farklı canlı türlerinin karşılaştırılması yoluyla da açıklıyordu. Eser kısa sürede Avrupa’daki fizyoloji eğitiminin temel kaynaklarından biri hâline geldi.
Kitabın önemi yalnızca içerdiği bilgilerden kaynaklanmıyordu.
Müller dağınık gözlemleri bir araya getiriyor, çelişkili sonuçları karşılaştırıyor, bilinmeyen noktaları gösteriyor ve yeni deneylerin hangi sorulara yönelmesi gerektiğini ortaya koyuyordu.
Böylece fizyoloji, yalnızca geçmiş bilgilerin aktarıldığı bir alan olmaktan çıkıyor; cevaplanmayı bekleyen soruların sistemli biçimde ortaya konduğu dinamik bir bilim hâline geliyordu.
Berlin’de kurulan bilim okulu
Müller, Bonn’daki akademik çalışmalarının ardından 1833 yılında Berlin’deki Friedrich Wilhelm Üniversitesine geçti.
Burada anatomi ve fizyoloji profesörü olarak görev yaptı, Anatomi Enstitüsünü yönetti ve 1858’deki ölümüne kadar çalışmalarını Berlin’de sürdürdü.
Aynı dönemde anatomi ve fizyoloji alanındaki önemli bir bilimsel yayının editörlüğünü devraldı. Dergi, 1834’ten itibaren Archiv für Anatomie, Physiologie und wissenschaftliche Medicin adıyla yayımlandı ve bilim dünyasında yaygın biçimde Müllers Archiv olarak tanındı.
Müller Berlin’de yalnızca ders veren bir profesör değildi.
Bir araştırma kültürü kuruyordu.
Öğrencilerini hazır cevapları ezberlemeye değil, henüz yanıtlanmamış soruların peşinden gitmeye yöneltiyordu. Araştırılacak problemleri belirliyor ancak bütün öğrencilerine aynı yöntemi dayatmıyordu. Sorunun niteliğine uygun yeni yöntemler geliştirmelerini teşvik ediyordu.
Müller’in öğrencileri ve bilimsel çevresinde yetişen araştırmacılar arasında Theodor Schwann, Jakob Henle, Emil du Bois-Reymond, Hermann von Helmholtz, Robert Remak, Rudolf Virchow, Ernst Brücke ve Ernst Haeckel gibi bilim tarihinin önemli isimleri bulunuyordu.
Bu araştırmacılar hücre kuramından histolojiye, elektrofizyolojiden patolojiye ve evrimsel biyolojiye kadar çok sayıda alanın gelişmesinde belirleyici roller üstlendiler.
Bu nedenle Johannes Peter Müller’in mirası yalnızca kendi araştırmalarıyla ölçülemez.
Onun öğrencileri ve araştırma çevresi, modern tıbbın farklı alanlarında yeni kapılar açtı.
Öğrencilerinin başarılarında yaşayan öğretmen
Bilim tarihinde bazı isimler büyük bir keşifle, bazıları ise yeni bir bilim insanı kuşağı yetiştirmeleriyle tanınır.
Müller her ikisini de yaptı.
Theodor Schwann hücre kuramının kurucu isimlerinden biri hâline geldi. Jakob Henle mikroskobik anatomi ve histolojiye yön verdi. Emil du Bois-Reymond elektrofizyolojinin gelişmesine katkı sağladı. Hermann von Helmholtz sinir iletim hızını ölçtü; görme ve işitme fizyolojisini ileri taşıdı. Rudolf Virchow ise hastalıkların temelinde hücresel değişimleri ele alan hücresel patolojiyi geliştirdi.
Bu isimlerin her biri bilim tarihinin ayrı bir alanında merkezî bir konuma ulaştı.
Ancak onları birbirine bağlayan önemli hatlardan biri, Müller’in Berlin’de oluşturduğu bilimsel çevreydi.
Onun öğretmenliğinin gücü, öğrencilerinin kendisini tekrar etmesini değil, yeni bilimsel alanlar açmasını sağlamasında yatıyordu.
Müze raflarından deniz araştırmalarına
Müller’in bilim anlayışı laboratuvarın dört duvarıyla sınırlı değildi.
Berlin Üniversitesindeki anatomik ve zoolojik koleksiyonları önemli ölçüde geliştirdi. Anatomik-zootomik müzedeki kataloglanmış nesnelerin sayısı, onun görev süresinin sonunda 19 bin 577’ye ulaştı.
Bu koleksiyonlar, insan ve hayvan anatomisinin karşılaştırılması açısından önemli bir araştırma altyapısı oluşturuyordu.
Müller aynı zamanda deniz kıyılarına araştırma gezileri düzenledi. Balıklar, derisidikenliler ve diğer deniz canlıları üzerine çalışmalar yaptı.
Bu araştırmalar, onun insan bedenini canlılar dünyasının bütününden kopuk biçimde ele almadığını gösteriyordu.
İnsan fizyolojisini anlamak için bazen bir balığın solungaçlarına, bir denizyıldızının gelişimine veya başka bir canlının dolaşım sistemine bakmak gerekiyordu.
Müller için doğa, birbirinden kopuk türlerin sergilendiği bir alan değil; karşılaştırılarak okunması gereken büyük bir kitaptı.
Bilim dallarının birbirinden ayrılmaya başladığı dönem
Johannes Peter Müller’in yaşamı, bilim tarihinde özel bir geçiş dönemine rastladı.
Onun zamanında anatomi, fizyoloji, patoloji, embriyoloji, zooloji ve sinirbilim bugünkü kadar kesin sınırlarla birbirinden ayrılmamıştı.
Müller bu alanların tamamında çalışabilen son büyük evrensel araştırmacılardan biri oldu.
Ancak öğrencilerinin döneminde bilimsel bilgiler hızla çoğaldı. Tek bir kişinin bütün fizyolojiyi, anatomiyi, embriyolojiyi ve patolojiyi aynı derinlikte takip etmesi giderek imkânsız hâle geldi.
Müller’in yürüttüğü geniş kapsamlı akademik yapı, henüz kendisi hayattayken uzmanlık alanlarına ayrılmaya başlamıştı.
Onun isteğiyle patolojik anatomi 1856 yılında bağımsız bir kürsü hâline getirildi ve Rudolf Virchow’un yönetimine verildi.
Müller’in 1858’deki ölümünden sonra fizyoloji de bağımsız bir kuruma dönüştürülerek Emil du Bois-Reymond’a bırakıldı.
Anatomi kürsüsü ile anatomik-zootomik müzenin yönetimini ise Karl Bogislaus Reichert devraldı.
Bir bilim insanının aynı çatı altında yürüttüğü çalışmalar, giderek ayrı uzmanlık alanlarına dönüşüyordu.
Bu gelişme yalnızca idari bir değişiklik değil, modern tıptaki uzmanlaşmanın dikkat çekici simgelerinden biriydi.
Yarım yüzyıla sığan büyük dönüşüm
Johannes Peter Müller, 28 Nisan 1858’de Berlin’de hayatını kaybetti.
Henüz 56 yaşındaydı.
Fakat geride bıraktığı bilimsel miras son derece genişti.
Fizyolojinin gözlem ve deneye dayalı bir bilim hâline gelmesine katkıda bulundu. Duyuların sinir sistemine bağlı çalışma biçimini açıklayan etkili bir öğreti geliştirdi. Embriyoloji, anatomi, patoloji, zooloji ve sinir fizyolojisi alanlarında araştırmalar yaptı.
İnsan fizyolojisinin en kapsamlı erken dönem kaynaklarından birini yazdı, bilimsel koleksiyonları geliştirdi ve etkili bir araştırma okulu kurdu.
Öğrencileri aracılığıyla da modern tıbbın birçok alanının gelişmesine katkı sağladı.
Bir organı değil, araştırma biçimini değiştirdi
Johannes Peter Müller’in adı bugün tıp öğrencilerinin karşısına çoğu zaman Müller kanalları, anti-Müllerian hormon veya duyular fizyolojisi anlatılırken çıkar.
Ancak onun tarihsel etkisi bu kavramlardan çok daha büyüktür.
Müller yeni bir ameliyat geliştirmedi.
Bir ilacın veya aşının mucidi olmadı.
Tek bir mikroorganizmanın keşfiyle tanınmadı.
Onun yaptığı daha temel bir şeydi:
Canlı bedenin nasıl araştırılması gerektiğini değiştirdi.
Anatomik yapının yanına fizyolojik işlevi koydu.
Gözlemi deneyle güçlendirdi.
İnsan bedenini diğer canlılarla karşılaştırdı.
Felsefi soruları araştırılabilir bilimsel problemlere dönüştürdü.
Öğrencilerine yalnızca bilgiler değil, yeni sorular bıraktı.
Belki de tıp tarihine adını yazdıran en kalıcı katkısı buydu.
Çünkü bazı bilim insanları bir soruyu çözer.
Bazıları ise kendilerinden sonra gelecek yüzlerce araştırmacının hangi soruların peşinden gitmesi gerektiğini gösterir.
Johannes Peter Müller, modern fizyolojiye yalnızca bilgiler değil, bir araştırma zihniyeti bıraktı.





