Hastanın öyküsünü otopsi bulgularıyla yan yana getiren Morgagni, hastalığı soyut bir dengesizlik olarak ele alan eski açıklamaların ötesine geçerek organlarda meydana gelen somut değişikliklerle ilişkilendirdi. Böylece modern patolojik anatominin gelişimindeki en önemli dönüm noktalarından birine imza attı.

Bir hasta öldüğünde hekimin işi gerçekten sona erer mi?

Bugün bu soru garip gelebilir.

Çünkü modern tıpta ölüm sonrası incelemelerin, hastalıkların anlaşılmasına ve klinik tanıların doğrulanmasına katkısı iyi biliniyor. Ancak 17. ve 18. yüzyıl Avrupa’sında hekimin hastanın yaşamı boyunca gözlemlediği belirtilerle ölümünden sonra bedeninde bulunan değişiklikleri sistematik biçimde ilişkilendirmesi henüz tıbbın temel yöntemlerinden biri değildi.

Giovanni Battista Morgagni bu anlayışı değiştiren isimlerden biri oldu.

Onun için ölüm, hastalığın hikâyesinin bittiği yer değildi.

Tam tersine, bazen hastalığın gerçekte nerede bulunduğunun anlaşılabildiği son ve en önemli bölümdü.

Morgagni, hastaların yaşamları sırasında kaydedilen belirtilerle ölüm sonrası anatomik bulguları yan yana getiriyordu.

Sonra iki ayrı dünyanın bilgilerini bir araya getiriyordu:

Hasta yaşarken ne olmuştu?

Ve:

Ölümden sonra organlarda ne bulunmuştu?

Bu iki soru arasındaki bağlantı, modern tıbbın en güçlü düşünce biçimlerinden birinin gelişmesine yardım edecekti.

Akademik Başarı: Prof. Dr. Yusuf Yılmaz Gastroenterolojide Türkiye 1.si
Akademik Başarı: Prof. Dr. Yusuf Yılmaz Gastroenterolojide Türkiye 1.si
İçeriği Görüntüle

Hastalık nerede?

Giovanni Battista Morgagni, 25 Şubat 1682’de İtalya’nın Forlì kentinde doğdu.

Tıp eğitiminin ardından dönemin önemli anatomistlerinden Antonio Maria Valsalva’nın çevresinde yetişti. Anatomiyi yalnızca insan bedeninin normal yapısını öğrenmek için değil, hastalıkların nedenlerini anlamak için de kullanmaya başladı.

1711 yılında Padova Üniversitesi’nde teorik tıp alanında görev aldı. 1715’te ise üniversitenin anatomi kürsüsüne geçti ve yaşamının sonuna kadar burada ders verdi. Böylece Vesalius, Falloppio ve Fabricius gibi büyük anatomistlerin iz bıraktığı Padova geleneğinin en önemli devamcılarından biri oldu.

Ancak Morgagni’nin karşısında yüzyıllar boyunca şekillenmiş güçlü bir düşünce geleneği vardı.

Batı tıbbında hastalıklar uzun süre, büyük ölçüde dört temel beden sıvısının —kan, balgam, sarı safra ve kara safra— dengesinin bozulmasıyla açıklanmıştı.

Anatomi ilerlemiş, insan bedeni giderek daha ayrıntılı biçimde incelenmeye başlanmıştı. Hastalıklı organlara ilişkin gözlemler de Morgagni’den önce yapılmıştı. Fakat hastanın yaşamındaki belirtilerle belirli organlarda görülen yapısal değişikliklerin geniş bir vaka dizisi içinde sistematik biçimde karşılaştırılması henüz klinik tıbbın merkezine tam anlamıyla yerleşmemişti.

Morgagni’nin büyük katkısı burada ortaya çıktı.

O, hastalığın yalnızca bütün bedeni etkileyen genel ve soyut bir bozukluk olarak düşünülmemesi gerektiğini gösteriyordu.

Hastalığın bir yeri olabilirdi.

Kalpte.

Beyinde.

Akciğerde.

Karaciğerde.

Damarlarda.

Bağırsaklarda.

Ve bu yer, hasta yaşarken görülen belirtilerle ölümden sonra bulunan anatomik değişiklikler karşılaştırılarak anlaşılabilirdi.

Otopsi artık yalnızca bedeni görmek değildi

Morgagni’den önce de insan bedenleri açılıyor, otopsiler yapılıyor ve hastalıklı organlara ilişkin gözlemler kaydediliyordu.

Dolayısıyla Morgagni otopsiyi icat etmedi.

Onun yaptığı başka bir şeydi.

Otopsiye yeni ve sistematik bir anlam kazandırdı.

Bir organın hasta görünmesi tek başına yeterli değildi.

O organdaki değişikliklerin, hastanın yaşamı sırasında görülen belirtilerle nasıl bir ilişkisi vardı?

Örneğin hasta neden nefes alamamıştı?

Neden göğüs ağrısı çekmişti?

Neden vücudunun bir tarafı felç olmuştu?

Neden sürekli baş ağrısından yakınmıştı?

Morgagni, ölüm sonrası anatomik bulguları değerlendirirken hastanın yaşam öyküsünü de göz önünde tutuyordu.

Böylece kadavra sessiz bir beden olmaktan çıkıyordu.

Yaşarken görülen belirtilerin anatomik açıklamasını taşıyan bir belgeye dönüşüyordu.

Bugün anatomo-klinik korelasyon dediğimiz düşüncenin özü buydu: Klinik belirtilerle organlarda bulunan yapısal değişiklikleri birbirine bağlamak.

Morgagni’nin yaklaşımının tıp tarihinde belirleyici kabul edilmesinin temel nedeni, kendisinden önce de var olan anatomik ve klinik gözlem geleneğini büyük bir vaka birikimi içinde sistematik biçimde bir araya getirmesiydi.

Seksen yaşına yaklaşırken gelen büyük eser

Morgagni’nin tıp tarihindeki yerini kesinleştiren eser 1761 yılında yayımlandı.

Tam adı:

De Sedibus et Causis Morborum per Anatomen Indagatis.

Türkçeye yaklaşık olarak:

“Hastalıkların Yerleri ve Nedenlerinin Anatomi Yoluyla Araştırılması”

şeklinde çevrilebilir.

Morgagni bu eseri yayımladığında seksen yaşına yaklaşmıştı.

Ancak kitap yalnızca yaşlı bir bilim insanının meslek hayatının özeti değildi.

Tıp tarihinin yönünü değiştiren büyük bir anatomo-klinik çalışma niteliğindeydi.

Beş kitap ve yetmiş anatomo-klinik mektup hâlinde düzenlenen eserde, yaklaşık 700 vakaya ilişkin klinik gözlemler ve ölüm sonrası anatomik bulgular bir araya getiriliyordu.

Bu vakaların tamamı Morgagni’nin bizzat izlediği hastalardan oluşmuyordu. Kendi gözlemlerinin yanı sıra hocası Valsalva’dan ve başka hekimlerin aktardığı vakalardan da yararlanmıştı.

Ancak onun belirleyici katkısı, bu büyük malzemeyi ortak bir yöntem içinde değerlendirmesiydi:

Hasta yaşarken hangi belirtiler görülmüştü?

Ölümden sonra hangi organlarda ne tür değişiklikler bulunmuştu?

Ve bu ikisi arasında anlamlı bir ilişki kurulabilir miydi?

Morgagni yalnızca:

“Bu hastanın kalbi büyüktü.”

demiyordu.

Asıl soru şuydu:

“Bu kalpteki değişiklik, hasta yaşarken gördüğümüz belirtileri açıklıyor mu?”

İşte modern tıbba açılan önemli kapılardan biri bu sorunun içindeydi.

Eser, klinik belirtilerle otopsi bulgularını sistematik biçimde ilişkilendiren yaklaşımın en önemli dönüm noktalarından biri oldu ve Morgagni’nin patolojik anatominin kurucu isimleri arasında yer almasını sağladı.

Bir belirtiden organa doğru

Morgagni’nin yöntemi bugün bize son derece doğal görünebilir.

Bir hastada göğüs ağrısı varsa kalbi araştırırız.

Sarılık varsa karaciğer ve safra yollarını inceleriz.

Felç gelişmişse beyindeki veya damar sistemindeki sorunun yerini bulmaya çalışırız.

Fakat bu düşünce biçiminin tarih boyunca her zaman bu kadar açık olmadığını unutmamak gerekir.

Morgagni’nin dünyasında hekimlik, önemli ölçüde hastanın anlatısına ve dışarıdan gözlenebilen belirtilere dayanıyordu.

İnsan bedeninin içine yaşam sırasında bakabilecek modern görüntüleme yöntemleri yoktu.

Bilgisayarlı tomografi yoktu.

Manyetik rezonans yoktu.

Ultrasonografi yoktu.

Ancak Morgagni’nin elinde güçlü bir araç vardı:

Karşılaştırma.

Yaşayan hastanın hikâyesi ile ölü bedenin anatomisi.

Bir hastada belirli bir belirti görülüyor, ölümden sonra belirli bir organda değişiklik bulunuyor ve benzer ilişkiler başka vakalarda da tekrar ediyorsa, hastalığın bedendeki yeri hakkında giderek daha güçlü bir fikir oluşabilirdi.

Morgagni böylece tek tek vakalardan genel tıbbi bilgi üretmeye çalıştı.

Her otopsi yeni bir soruydu.

Her vaka yeni bir karşılaştırma imkânıydı.

Her organ değişikliği, yaşam sırasında görülen bir belirtinin olası açıklamasıydı.

Hastalık bedende bir yer edinmeye başladı

Morgagni’nin en büyük tarihsel etkilerinden biri, hastalık kavramının düşünülme biçimindeki büyük dönüşüme katkıda bulunmasıydı.

Hastalık artık yalnızca kişinin genel dengesinin bozulması olarak görülmeyecekti.

Belirli bir organın yapısı değişebilirdi.

Bu yapısal değişiklik belirli belirtilere neden olabilirdi.

Ve hekim, belirtilerden hareket ederek hastalığın bedendeki yerini bulmaya çalışabilirdi.

Bu düşünce klinik tıbbın geleceğini derinden etkiledi.

Çünkü tanısal düşünce giderek daha fazla şu sorunun cevabını aramaya başladı:

Sorun nerede?

Ardından ikinci soru gelecekti:

Orada ne değişti?

Morgagni’nin sistematikleştirdiği anatomo-klinik yaklaşım, sonraki kuşakların hastalıkları daha kesin anatomik temeller üzerinde incelemesine güçlü bir zemin hazırladı.

Ancak bu gelişme yalnızca Morgagni’nin eseri değildi.

Malpighi, Bonet, Valsalva ve başka anatomist ve hekimlerin çalışmaları da bu dönüşümün oluşmasına katkıda bulunmuştu.

Morgagni’nin tarihsel büyüklüğü, kendisinden önceki bu birikimi çok geniş bir klinik ve anatomik malzeme içinde bir araya getirerek sistematik ve etkili bir yönteme dönüştürmesinde yatıyordu.

Kadavra ona yaşayan insanı anlatıyordu

Morgagni’nin çalışmalarının belki de en çarpıcı yanı, ölüm üzerine çalışırken aslında yaşayan insanı anlamaya çalışmasıydı.

Onun amacı yalnızca ölüm nedenini bulmak değildi.

Daha önemlisi, aynı hastalıkla karşılaşacak bir sonraki hastayı daha iyi anlamaktı.

Bir önceki hastanın ölümünden elde edilen bilgi, gelecekte yaşayan bir insanın hastalığını anlamaya yardımcı olabilirdi.

Bu nedenle Morgagni’nin otopsi masası yalnızca ölümün incelendiği bir yer değildi.

Bir anlamda geleceğin kliniğiydi.

Bugün bir hekimin laboratuvar sonuçlarını, görüntüleme bulgularını ve patoloji raporlarını hastanın şikâyetleriyle birlikte değerlendirmesi bize sıradan gelebilir.

Fakat bu düşünce biçiminin tarihsel köklerinden biri Morgagni’nin yaptığı anatomo-klinik karşılaştırmalara uzanır.

Önce hastayı dinlemek.

Sonra hastalığın bedende bıraktığı izi görmek.

Ve ikisi arasında bilimsel bir bağ kurmak.

Bir isimden daha fazlası

Morgagni’nin adı bugün anatominin çeşitli yapılarında ve tıp literatüründeki bazı tanımlamalarda yaşamaya devam ediyor.

Ancak onun gerçek mirası yalnızca bir anatomik yapıya adının verilmesi değildir.

Asıl mirası bir düşünme biçimidir.

Gözlemle.

Kaydet.

Karşılaştır.

Kanıt ara.

Bir hastalık hakkında teoriler üretilebilir.

Ancak Morgagni için teori, bedenin gösterdiği gerçekle karşılaşmak zorundaydı.

Bu nedenle onun çalışmaları yalnızca patolojik anatominin değil, gözlem, karşılaştırma ve anatomo-klinik ilişkilendirmeye dayanan modern klinik düşüncenin de önemli tarihsel basamaklarından biri olarak görülebilir.

Morgagni tıp dünyasına şunu gösterdi:

Bir hastanın yaşarken anlattıkları ile bedeninin ölümden sonra anlattıkları aynı hikâyenin iki ayrı bölümüydü.

Hekimin görevi, bu iki bölümü birleştirmekti.

Hastalığın coğrafyasını değiştiren adam

Giovanni Battista Morgagni 1771 yılında hayatını kaybetti.

Ardında yalnızca kitaplar ve anatomik gözlemler bırakmadı.

Hastalığın nerede aranması gerektiğine ilişkin yeni bir bakış bıraktı.

Kendisinden önceki yüzyıllarda hastalıklar çoğu zaman bedenin genel dengesi içinde açıklanmaya çalışılmıştı.

Morgagni ise klinik gözlemi anatomik bulgularla birleştirerek tıbbi bakışı giderek daha fazla organlara yöneltti.

Kalbin içinde ne olmuştu?

Beyinde hangi yapı değişmişti?

Damar neden genişlemişti?

Organ neden sertleşmişti?

Bu değişiklikler hastanın yaşarken gösterdiği belirtileri açıklayabilir miydi?

Sorular değiştiğinde tıp da değişmeye başladı.

Morgagni’nin gelişmesine büyük katkı sağladığı bu yaklaşım, hastalığı organlardaki yapısal değişikliklerle ilişkilendiren patolojik anatominin ilerlemesine, klinik belirtilerle anatomik bulguların sistematik biçimde karşılaştırılmasına ve modern tanısal düşüncenin güçlenmesine zemin hazırladı.

Bugünün hekimliği hastalığı hücrelerde, moleküllerde ve genlerde arayabilecek kadar ilerledi.

Ama bu büyük yolculuğun önemli dönemeçlerinden birinde, elinde ne modern görüntüleme cihazları ne de bugünün laboratuvar teknolojileri bulunan yaşlı bir İtalyan anatomist vardı.

Önünde hastaların hikâyeleri ve otopsilerin ortaya çıkardığı anatomik bulgular vardı.

Giovanni Battista Morgagni, tıbbın en temel sorularından biri olan:

“Bu insan neden hasta?”

sorusuna bir başkasını ekledi:

“Hastalık bedenin neresinde?”

Modern patolojik anatominin büyük hikâyesinde yeni bir dönem, hastalığın bedenin neresinde bulunduğu sorusunun böylesine sistematik biçimde sorulmasıyla açıldı.