Bir insan sabaha karşı üçte evin bütün ışıklarını yakmış, önündeki yılların planını yapıyor olabilir. Kendini hiç olmadığı kadar güçlü, üretken ve berrak hisseder. Birkaç hafta sonra aynı insan için yataktan kalkıp perdeyi açmak bile ağır bir işe dönüşebilir.
Dışarıdan bakanın anlamakta zorlandığı yer tam burasıdır.
Bipolar bozukluk, gündelik dilde söylediğimiz “bugün keyfim yerinde, yarın moralim bozuk” hâli değildir. Ruh hâlinin, enerjinin, düşünce hızının, uykunun ve davranışların belirgin biçimde değişebildiği ciddi bir ruhsal bozukluktur. Mani ya da hipomani dönemleriyle depresif dönemler kişinin hayatına farklı ağırlıklarda girebilir.
Fakat psikolog gözüyle asıl mesele yalnızca belirtiler değildir.
İnsanın kendisiyle kurduğu ilişkinin sarsılmasıdır.
Çünkü bazı hastalıklar bedene yabancı gelir. İnsan ateşinin kendisi olmadığını bilir. Kırılan koluyla kişiliğini birbirine karıştırmaz. Ruhsal hastalıklarda ise sınırlar daha bulanıktır. Düşünce insana kendi sesiyle konuşur. Duygu içeriden yükselir. Kişi bazen hastalığın nerede başlayıp kendi karakterinin nerede bittiğini ayırt etmekte zorlanabilir.
Mani döneminde insan kendisini olağanüstü iyi hissedebilir. Uyku ihtiyacı azalabilir, düşünceler hızlanabilir, konuşma artabilir. Büyük projeler, ani harcamalar, riskli kararlar ortaya çıkabilir. Sorun şu ki insan kendisini kötü hissetmediği için ortada bir sorun bulunduğunu kabul etmek de güçleşebilir.
Sonra deniz çekilir.
Depresif dönemde birkaç hafta önce dünyayı değiştirebileceğini düşünen kişi, şimdi telefonuna gelen mesaja cevap vermeyi bile erteleyebilir. Masadaki kahve soğur. Duş almak ertelenir. Bir arkadaşın “Hadi biraz çık, hava alırsın” cümlesi iyi niyetlidir ama bazen insanın sırtındaki ağırlığı anlamaya yetmez.
Toplumun ruhsal hastalıklarla ilişkisindeki en büyük problem de burada başlıyor. Görmediğimiz acıyı küçümsemeye yatkınız.
Kolu alçıdaki insana “Biraz gayret et de iyileş” demiyoruz. Depresyondaki insana diyebiliyoruz.
Üstelik bipolar bozukluğu romantikleştiren başka bir yanlışımız daha var. Maniyi yaratıcılık, taşkınlığı deha, uykusuzluğu yüksek performans sanabiliyoruz. Sanat tarihinde ruhsal hastalıklarla mücadele etmiş yaratıcı insanların bulunması, hastalığın yaratıcılığın kaynağı olduğu anlamına gelmez. Acıyı sanatın giriş bileti saymak, acı çekeni değil acının hikâyesini sevmektir.
İbn Sina, ruhsal ve bedensel olanı birbirinden tamamen koparmayan bir hekimlik dünyasının içinden bakıyordu insana. Yüzyıllar sonra modern psikiyatri ve psikoloji çok daha ayrıntılı kavramlara, tanı ölçütlerine ve tedavi imkânlarına sahip. Fakat insanı yalnızca belirtiler toplamına indirgememe ihtiyacı hâlâ yerinde duruyor.
Çünkü karşımızda bir “bipolar” yoktur.
Bir insan vardır.
Birinin annesidir. Bir başkasının oğludur. Öğretmendir, öğrencidir, doktordur, esnaftır. Sabah ekmek almaya çıkan, akşam çocuğunun ödevine bakan, bazen âşık olan, bazen kırılan biridir. Tanı onun hayatındaki bir gerçeği anlatır; hayatının tamamını değil.
Burada başka bir yanlışa da düşmemek gerekiyor. Anlamak, hastalığı kendi hâline bırakmak değildir. Bipolar bozukluk profesyonel değerlendirme ve çoğu zaman psikiyatri takibi gerektirir. İlaç tedavisi önemli bir yere sahip olabilir; psikoterapi ise kişinin hastalığını tanımasına, erken belirtileri fark etmesine, uyku ve yaşam düzenini korumasına, ilişkilerinde yaşadığı güçlüklerle baş etmesine yardımcı olabilir. Psikolog ile psikiyatristin birbirinin rakibi değil, gerektiğinde aynı masanın iki tarafı olduğunu hatırlamak gerekir.
Aile için de kolay değildir.
Bir tarafta sevdiği insan vardır, diğer tarafta anlamlandıramadığı davranışlar. Nerede sabretmeli, nerede sınır koymalı, ne zaman yardım istemeli? Sevgi bütün bunların cevabını kendiliğinden öğretmiyor. Bazen sevmenin de bilgiye ihtiyacı vardır.
Belki ruh sağlığı konusunda dilimizi değiştirmeye buradan başlamalıyız. “Deli”, “manyaktı”, “iki kutuplu zaten” diye bir insanın bütün hikâyesini üç kelimeye sıkıştırmak kolaydır. İnsan zihni etiketleri sever. Etiket, karşımızdakini tanımak için harcayacağımız zahmeti azaltır.
Oysa bir tanının arkasında koskoca bir hayat durur.
Bazen sabaha karşı bütün ışıkları yanan bir ev.
Bazen öğlene kadar açılmayan bir perde.
Ve o perdenin arkasında, hastalığından çok daha büyük bir insan.