Mezuniyet sonrası eşimin ihtisası nedeniyle Erzurum'a tayin olmuş bir sağlık ocağında hekimlik yapıyordum. Son aylarda bazı kadın hekimlerin iş yerleri anlamsız bir şekilde değiştiriliyor, “bakan düzeyinde tanıdığınız varsa ancak sizi kadronuzun olduğu yere geri alırız” şeklinde keyfi uygulamalar yapılıyordu. Sık sık müfettişler geliyor hakkımızda bir takım belgeler-bilgiler toplanıyor, ama bir şey bulunamıyordu. Kılık Kıyafet yönetmeliğindeki katı uygulamalar arttığı sık sık savunma istendiği için sağlık ocağında çalışamayacağımı düşünmeye başlamıştım. Tıp öğrenciliğimden beri istediğim Psikiyatrist olma hedefiyle TUS’a girmeye karar verdim.
1998 yılı Nisan TUS’unda Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri ihtisasını kazandım. Üniversitede Psikiyatri ABD başkanı, başörtülü olduğumu duyunca “Gözüme görünmesin” diye haber yolladı. Üniversiteye yerleştiğime dair evrakımla yaptığım resmi müracaat ise fotoğrafta gördüğünüz şekilde bir yazı ile işleme bile konulmadan iade edildi. Haksızlık diye düşündünüz değil mi? Hayır değilmiş! Çünkü İdare mahkemesi itirazımı reddetti. Yani açtığımız dava da sonuçsuz kaldı. Haksızlık olsaydı Mahkeme bunu bilirdi değil mi? Sonuç 1. Psikiyatrist olamadım
28 Şubat ile ilk ciddi tanışmam böyle oldu. Ama bununla bitmedi tabi. Sağlık Ocağı sorumlu hekimi ne zaman Kılık Kıyafet yönetmeliğine uyacağımızla ilgili sorularını sıklaştırdı.
Rotamı uzmanlıktan yana çevirmiştim bir defa. Gidip gidemeyeceğimi hatta sınava girip giremeyeceğimi bile düşünmeden TUS çalışmaya devam ettim. Kontenjanların az olduğu, hekimlerin zor asistanlık kazandığı zamanlardı. Bu defa Erzurum dışından bir yer yazmalıydım. Sağlık Bakanlığı hastanelerinde başörtülü çalışan arkadaşlarım vardı. Eylül 1998 TUS sınavı ile SB Haseki Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ihtisasını kazandım. Bu sefer kurum değiştirme yoktu. Sağlık Bakanlığı memuriyetinden yine Bakanlığın bir hastanesine geçiyordum ve kayıttan beni çevirmezlerdi. Ama önemli bir sorun vardı. Eşim Erzurum’da ihtisas yapıyor ve oradan ayrılamıyordu. Ben ise İstanbul’da bir hastaneye yerleşmiştim ve bu şartlarda daha yakın bir yere geçmem mümkün değildi. Üstelik 2,5 yaşında bir de oğlum vardı. Bundan sonra gerçekten zor günler başladı. Asistanlığın zorluğunun üstüne, aileden uzaklık, çocuk sorumluluğu ve zaman zaman hasreti ile idari baskılar eklendi.
Çok geçmeden hastanede bazı kadın çalışanların “başörtülü çalışma suçu” işlediği özel raporlara yansıdı. Başhekim ve bazı yardımcıları görevden alındı. Visitlerden çıkarıldık. Laboratuvar dışında çalışmamız neredeyse imkânsız hale getirildi. Birlikte çalıştığımız kişiler tarafından yüzümüze defalarca hakaret ve aşağılayıcı sözler sarf edildi. Baskı ve stres o kadar artmıştı ki 4 Şubat 2001 günü, ancak pazar nöbetinde yaptırabildiğim ultrasonda ikinci bebeğimi 12 haftalık hamile iken kaybettiğimi öğrendim. Nöbete birini çağırmam mümkün olmadığından o nöbeti tek başıma tamamlamak hayatımdaki en zor şeylerden biri oldu. Ertesi sabah hastanemizden hiç tanımadığım bir kadın doğum uzmanı “missed abortus” raporu yazmasına rağmen, kliniğimdeki bazı kişilerden “bu raporun yalan olmadığını nereden bilelim” şeklinde başlayan şimdi yazmaktan bile utandığım birçok uygunsuz söz işittim. Gittiğim özel hastanede gerçekten yatıp yatmadığımın sabit telefon ile kontrol edilmesi de ihmal edilmedi.
Bütün bu sıkıntılara rağmen her gün 7.30 da iş yerinde oluyor bütün görevlerimi yerine getiriyor, nöbetlerimi tutuyordum. Arka arkaya uyarı, kınama, maaş kesme, kademe durdurma ne ceza varsa hepsi üst üste verilmeye devam ediliyordu. Takip eden Nisan ayında önceden var olan akciğer problemlerim nüks etti ve hemoptizi ile Yedikule Göğüs hastanesinde yatmak zorunda kaldım.
Sonra bütün bu baskıları birden ortadan kaldıran bir şey oldu: Nöbetçi olduğum bir gün sicilden benim ve bazı doktor arkadaşlarımızla kadın sağlık çalışanlarının olduğu liste ile görevden uzaklaştırıldığımıza dair bir yazı geldi. 2001 yılı Temmuz ayının 20 sinde alınan karar bize tebliğ edildi. Sonuç 2 : Enfeksiyon Uzmanı da olamayacaktım.
Klinik şefim bana “Görünen köyün uzağı yakını olmaz. Böyle olacağı belliydi, sana çok söyledik” dedi. Sonradan bana çok hatırlattığı gibi ben de “hocam benim kısmetimde uzman olmak varsa ama burada ama başka yerde olurum siz de görürsünüz, ama nasibimde uzman olmak yoksa yarın başıma bir şey gelir uzman olamadan ölürüm. Benim için tek hedef uzman olmak değil, değerlerimle yaşamak” dedim. Herkes ağlayıp üzüleceğimi sanıyordu. Ama öyle olmadı. Eşyalarımı topladım ve öğlene kalmadan klinikte herkese veda edip ayrıldım. Asistan sayısı zaten azdı. Klinikten ben ve arkadaşım Seher açığa alınınca nöbet tutacak sadece bir asistan kaldı. Olsundu, başörtülü doktorun nöbet tutması uygun değildi! Uzmanlar nöbete girmek zorunda kaldı.
En verimli ve çalışkan zamanımda evime yollanmıştım. Çalışmaktan başka hiçbir suçum yokken, kılık kıyafet yönetmeliğine uymamak isnadıyla çalışma ve eğitim hakkım elimden alınmıştı.
Haksızlık diye düşündünüz değil mi? Hayır değildi! Koca koca idareciler, müfettişler haksızlık olarak görmedi. Bu da bir Şubat gecikmesi idi. Her insanın hayat yolculuğunda farklılıklar vardır. Elinde olan veya olmayan. Kimisi hayata sıfırdan başlarken bazısı 4 ileriden, bazısı 4 geriden başlar. Biz insanları aynı yerde görürüz ama geliş yolculukları başkadır. Bazen geriden gelen ilerdekini geçer bazısı ileride iken geri kalır. Ama tüm hayata baktığımızda insanlara mutlaka eksilerin yanında artılar da verilmiştir. Kabiliyetler, çalışma azmi, etrafında iyi insanlar, fırsatlar... Sıkıntılar, engeller olduğu kadar güzellikler ve nimetler de vardır. Olaylara bakışımız nereden baktığımızla çok ilgilidir.
Ben bu ülkede kızların okutulmadığı bir köyde doğmuştum. Babam bir yaşıma gelmeden vefat etmişti. Maddi geçim kaynağımız yoktu ve kardeşlerimle ayrı büyüdüm. Belki eksi dört geriden başladım. Sonra buna gençlik dönemimde başörtü tercihim de eklendi. Artılar yok muydu? Herkesin okutamazsınız dediği şartlarda ailem beni okutmaya çalıştı. Okulda iyi öğretmenlere denk gelmiştim ve onların yapabileceğimi söylemesi hatta göstermesi beni motive etmişti. Lise sınavlarında puanımın iyi olması lisede devlet bursu ile okumamı, çalışkan olmam üniversitede Tübitak bursu almamı sağladı. Bütün bunlar eksilerimi artıya çevirmişti. Allah’a inanıyor ve güveniyordum. Nimetleri veren, vesileleri karşıma çıkaran O’ydu. Verirse de O’ndan vermezse de O’ndandı. Çünkü teslimiyet bunu gerektiriyordu. Ülkeme borçluydum, çalışarak kazanmıştım ama devlet bana birçok imkân sunmuştu. Şimdi o devletin içinde beni tanımayan birkaç insan bana haksızlık yaptı diye ülkeme küsecek değildim. Yurt dışına gitmeyi bile düşünmedim. Yanlış bir şey yapmamıştım ve bize haksızlık yapanlar bana değil ülkeme zarar veriyordu. O dönemde birçok üst düzey eğitimli başörtülü kadın sadece kadın olduğu için ayrımcılığa uğruyor, eğitimi ve belki bilimsel çalışmaları engelleniyordu. Aynı inançlara sahip erkekler başörtüsü takmadığından çalışabiliyordu.
Sonra ne mi oldu. İki yıl kadar evde kaldım. Soruşturmalar ifade vermeler, mahkemeler devam etti. Memuriyetten atılmam için yüksek disiplin kuruluna verildim. Benden istedikleri savunmamı uzun bir mektup gibi kendi el yazımla yazdım. 25 yıl sonra geçen akşam sakladığım savunmamı okuduğumda duygulanıp neler çekmişim dedim. Neticede yaşadıklarımızı ne kadar anmasak, olmamış, yaşanmamış gibi unutmaya çalışsak da onlar bizi biz yapan şeyler oldu artık.
Evde kaldığım dönemde bütün zamanımı oğlumla geçirdim, bir yıl kadar sonra bir kızım oldu. İki yılın sonunda 2003 yılı sonlarına doğru mahkemeler sonuçlandı. Suç unsuru olmadığından ve savunmalarımız haklı görüldüğünden yeniden hastaneye göreve davet edildiğimde üçüncü çocuğumu bekliyordum.
Sonuç 3: Uzmanlık sınavına 3 çocukla hazırlanmak zorunda kaldım.
Bitti mi? Bitmedi. 2003 de uzman olacakken bu 28 Şubat gecikmeleri nedeniyle 2006 da uzman oldum. 7 yıl asistanlık ile en uzun asistanlık rekoru bende olabilir. Asistanlığa başladığımda olmayan mecburi hizmet 2005 yılında yeniden konulduğundan 2006 yılında Artvin’e mecburi hizmete gitmek zorunda kaldım. Gittikten birkaç hafta sonra başhekim yardımcısı beni çağırarak “bir gazeteci sizi takip ediyor, haberiniz olsun. Başörtülü çalışmanızı haber yapacakmış” dedi. Sanırım ben oraya gidene kadar Artvin’de hiç başörtülü doktor çalışmamış. Ben de siz onu tanıyorsanız ona söyler misiniz “Doktor hanım Artvin’de doktor ihtiyacı var diye devlet onu buraya gönderdiği için evini İstanbul’da, 3 çocuğunu Trabzon’da bırakmış gelmiş. Artvin’e Enfeksiyon uzmanı lazım değil ise kendisi böyle gereksiz bir haber yaparak buradan gitmemi hızlandırabilir” dedim. Bir daha ses çıkmadı.
Sonra bütün kurumlarda kılık kıyafetimize değil yaptığımız işe bakan yöneticiler gelmeye başladı. Bir ülkenin zenginliği; çeşitliliği, farklı fikir, inanç ve hayatlara saygısıdır. Bir insanın hayatına attığınız çelme, engel, zorbalık, aşağılama, ayrımcılık her ne ise onun hayatında derin izler bırakır ve unutulmaz. Bunu bir sistemi kullanarak yapmak kollektif bir kötülüktür. Sadece yapılana zarar vermez. Yapana ve sisteme de zarar verir.
Üzerinden çeyrek asır geçtikten sonra neden bu olayları yazdım; Özellikle gençler için. Hayat veya akademik yolculuğunuzda sizin de başınıza benzeri veya daha farklı engeller çıkabilir. Hedefler sabit tutularak, milli ve manevi değerleri zedelemeden çalışmak, yeni rotalar oluşturmak, bazen oku yayda geriye çekmek, bazen yolda mola vermek gerekebilir. Bizim şer gördüğümüzde hayır, hayır gördüğümüzde şer olabilir. İnsanlar bize karşı kötü olduklarında, haksızlık yaptıklarında, aslında bizim imtihan edildiğimizi ama onların da bu imtihanda kaybettiklerini hatırlamak gerekir.
28 Şubat nedeniyle yaşadıklarım hayatımda bazı şeyleri geciktirdi mi yoksa her şey zaten olması gereken zamanda mı oldu bilmiyorum. Bildiğim şey şu: İyi insan olmaya, iyilik için çalışmaya her zamandan daha çok ihtiyacımız olan bir zamandayız. Kötülükleri ve haksızlıkları azaltan bütün iyilere selam olsun.
