Diyetlerin Peşinden Koşarken Kendimizi Kaybetmeyelim

Her dönem yeni bir diyet doğuyor. Bir gün karbonhidrat suçlu ilan ediliyor, ertesi gün yağlar aklanıyor. Birileri saatlerce aç kalmayı mucize olarak anlatırken, bir başkası tek bir besin grubuyla tüm sorunların çözülebileceğini iddia ediyor. Sosyal medya bu sesleri büyütüyor, insanlar ise umutla bir sonraki mucizeyi bekliyor. Oysa insan bedeni modaya göre çalışan bir mekanizma değildir. Beslenme; fizyolojinin, bilimin ve bireysel ihtiyaçların rehberliğinde şekillenir. Bu nedenle tek bir beslenme modeliyle herkes için aynı sonucu beklemek mümkün değildir.

Akdeniz Diyeti, Ketojenik Diyet, Aralıklı Oruç, Vegan Beslenme, DASH, Paleo ya da Düşük Karbonhidrat… Her biri bilimsel literatürde yerini almış beslenme modelleridir. Kimisi kalp sağlığını destekler, kimisi kan şekeri kontrolüne katkı sağlar, kimisi kısa vadede belirgin kilo kaybı sağlayabilir. Ancak bir beslenme modelinin gerçek başarısı, tartıda görülen değişimden çok, kişinin yaşamına ne kadar uyum sağlayabildiğiyle ölçülür. Günümüzde birçok insan aslında diyet seçmiyor; umut arıyor. Birkaç haftada değişeceğine, yılların alışkanlıklarını kısa sürede geride bırakabileceğine inanıyor. Oysa bedenimiz pazarlama cümleleriyle hareket etmez. Metabolizmamız, her gün yaptığımız seçimlere göre şekillenir. İşte bu yüzden beslenmenin en güçlü kavramı sürdürülebilirliktir. Bir ay boyunca kusursuz uygulanan ama ikinci ay terk edilen bir plan, kalıcı sonuçlar oluşturmaz. Asıl değer, yıllar sonra da aynı sağlıklı alışkanlıkları yaşamın doğal bir parçası hâline getirebilmektedir. Sağlık; kısa süreli motivasyonlarla ulaşılan bir sonuçtan çok, istikrarlı seçimlerin zaman içinde oluşturduğu bir kazanımdır. Bir beslenme modeli sürekli yasaklar getiriyor, sosyal yaşamı zorlaştırıyor, her öğünde suçluluk duygusu oluşturuyor ya da bütün odağını yalnızca tartıdaki rakama yöneltiyorsa, o yaklaşımı yeniden değerlendirmek gerekir. Çünkü beslenmenin amacı yalnızca kilo kaybı değildir. Metabolik sağlığı korumak, kas kütlesini desteklemek, enerji düzeyini artırmak, kronik hastalık riskini azaltmak ve yaşam kalitesini yükseltmek de bu amacın ayrılmaz parçalarıdır.

Danışanlarımdan en sık duyduğum sorulardan biri şudur: “En iyi diyet hangisi?” sorusudur. Aslında bu sorunun tek bir cevabı yoktur. En iyi diyet; kişinin yaşamına uyum sağlayabilen, sürdürülebilen ve uzun yıllar devam ettirebildiği beslenme biçimidir. Tam da bu noktada, günlük hayatta sıkça kullandığımız üç kavram üzerinde durmak gerekiyor. Daha önce yazdığım bir yazımda bunu derinlemesine anlatmıştım. Diyet, perhiz ve rejim… Çoğu zaman aynı anlamda kullanılıyor, hatta birbirinin yerine geçiyor. Oysa her biri farklı bir yaklaşımı ifade ediyor. Perhiz, belirli bir hastalık ya da sağlık durumu nedeniyle uygulanan geçici beslenme kısıtlamalarını tanımlar. Rejim, belirli kurallar çerçevesinde oluşturulan planlı bir beslenme düzenidir. Diyet ise kökeni Eski Yunancadaki diaita sözcüğüne uzanan ve “yaşam biçimi” anlamını taşıyan çok daha kapsamlı bir kavramdır. Aslında diyet; birkaç haftalık bir programdan ziyade, yaşamın bütünüyle kurulan beslenme ilişkisini ifade eder.

Belki de en büyük yanılgımız tam da burada başlıyor. Diyeti, geçici bir süreç olarak görüyor; yaşam biçimi olabilecek bir yaklaşımı kısa vadeli hedeflere indirgemiş oluyoruz. Oysa bilimsel çalışmaların ortak mesajı oldukça net: Kalıcı sonuçlar, sürdürülebilir alışkanlıkların üzerine inşa edilir. Sağlıklı beslenme de ancak yaşamın doğal akışına yerleştiğinde gerçek anlamını bulur. Bu yüzden belki de asıl soru: “Hangi beslenme biçimi yaşamımın bir parçası olabilir?” sorusudur. İyi bir diyet, belirli bir süre uygulanan program değildir. İyi bir diyet, yaşamın içine sessizce yerleşen ve bir süre sonra adı bile anılmadan sürdürülen sağlıklı alışkanlıklardır. Sağlıklı ve sürdürebilirliği yüksek bir hafta dilerim…