Florür, modern diş hekimliğinde diş çürüğünü önlemede en yaygın kullanılan ve etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmış maddelerden biridir. Diş minesinin remineralizasyonunu desteklemesi, demineralizasyon sürecini yavaşlatması ve çürük oluşturan mikroorganizmaların metabolik aktivitesini azaltması, florürün koruyucu diş hekimliğinde önemli bir yere sahip olmasını sağlamıştır. Bu özelliklerinden dolayı, florür içeren diş macunları, ağız gargaraları ve profesyonel florür uygulamaları dünya genelinde yaygın şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca, florür vücuda besinler aracılığıyla ve solunum yoluyla girer. Bu nedenle, insan yaşamında sürekli bir varlık gösterir. Bununla birlikte, florürün insan vücudu üzerindeki etkileriyle ilgili bilimsel tartışmalar halen sürmektedir. Optimal dozlarda kullanıldığında çürüğün önlenmesinde kritik bir rol oynayan florür, aşırı ve uzun süreli alındığında diş florozu, iskelet değişiklikleri ve bazı sistemik etkiler gibi potansiyel toksik sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle, diş hekimliğinde florür kullanımında, sağladığı faydalar ile olası riskler arasında dikkatli bir denge kurulması son derece önemlidir.
Florürün faydalı etkisinin mekanizmasını kısaca şöyle açıklayabiliriz: Florür iyonu, dişin sert dokusundaki hidroksiapatit kristalinde bulunan hidroksil iyonunun yerini alır. Sonuç olarak florapatit oluşur. Florapatit, hidroksiapatitin çözünürlüğünü azaltır ve diş minesini patojen bakteriler tarafından üretilen asitlerin etkisine karşı daha dirençli bir hale getirir.
Florürün vücut tarafından emilimi, mide ve ince bağırsağın üst kısmında başlar. Florürün emilimi, mide pH’ı, alınan florürün kimyasal formu, midede gıda bulunup bulunmaması, gastrointestinal sistemdeki diğer gıda bileşenleriyle etkileşim ve ayrıca alüminyum, kalsiyum ve magnezyum bileşikleri gibi çeşitli faktörlere bağlıdır. Emilmiş florür, kan dolaşımıyla hızla hücre içi ve hücre dışı sıvılara dağıtılır ve ağırlıklı olarak vücudun mineralize dokularında birikir. Mineralize dokular tarafından florürün tutulumu, büyümekte olan çocuklarda daha etkili olup, yaşla birlikte kademeli olarak azalır. Vücudun mineralize dokularında depolanan florür geri dönüşümlüdür; plazmadaki florür seviyesi düştüğünde, florür yavaş yavaş yeniden serbest bırakılır. Ayrıca, plazmadaki florür plasenta bariyerini geçebilir ve plasenta ile fetal dokularda bulunabilir.
Florürün toksik etkileri, akut ve kronik olmak üzere ikiye ayrılır. Akut etkiler arasında bulantı, hipokalsemi, aşırı salya üretimi, koma gibi durumlar yer alırken; kronik etkiler arasında diş florozu, iskelet florozu, dispepsi, kas spazmları ve doğum kusurları sayılabilir.
Diş hekimliğinde karşılaşılan dental floroz durumunda, aşırı florür etkisi nedeniyle normal diş minesinin oluşumu engellenir ve ortaya çıkan diş minesi, normal mineye kıyasla hipomineralize olur; yüzeyinde ve alt tabakasında daha fazla geçirgenlik gözlemlenir.
İskelet florozu, kemik matriksinde aşırı florür birikimi sonucu kemik kütlesi ve yoğunluğunun artması ile karakterizedir. Hastalığın erken evresi, aralıklı ağrılar, eklemlerde sertlik (florür birikimine bağlı), hareket kısıtlılığı, omurgada kifoz, uyuşma, kas güçsüzlüğü ve yorgunluk gibi belirtilerle kendini gösterir. İleri evrede ise uzun kemiklerde artrit ve osteoporoz bulguları, bağların kalsifikasyonu ve bunun sonucunda nörolojik bozukluklar ile kas atrofisi görülür.
Yüksek konsantrasyondaki florür, mide asidi (hidroklorik asit) ile kimyasal reaksiyona girerek hidroflorik asit oluşturur. Bu aşırı hidroflorik asit oluşumu, mide mukozasını tahriş eder. Sonuç olarak, özellikle ülserle ilişkili olmayan gastrointestinal dispeptik semptomlar ortaya çıkar. Rizwan Ullah ve arkadaşları tarafından 2017 yılında yapılan araştırma, hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların florürün mide asidi salgısını artırabileceğini, mide mukozasındaki kan akışını azaltabileceğini ve bunun sonucunda gastrointestinal sistem epitel hücrelerinin ölümüne yol açabileceğini göstermektedir.
Florür, plasenta bariyerini geçerek fetal dokulara ulaşır ve bu durum teratojenik etkilere yol açabilir. Ayrıca, yüksek düzeyde florüre maruz kalmak, kemik ossifikasyonunun bozulmasına sebep olabilir. Florürün genotoksik etkileri, kromozomlardaki anomalilerle ilişkilidir. Bu nedenle, hamile kadınlara florür içeren preparatların verilmesinde büyük bir özen gösterilmelidir. Fetal beyin, florür zehirlenmesine karşı özellikle hassastır. Florür, fetal beyin dokularını etkileyerek belirgin nörolojik hasarlar, nöron dejenerasyonu ve norepinefrin gibi nörotransmitterlerin salınımının azalmasına neden olur. Ayrıca, florür bazı nörotransmitterlerin ve sinir hücresi reseptörlerinin işlevini bozarak nörolojik displaziye yol açar.
Sonuç itibarile, diş hekimliği pratiğinde florür, hem koruyucu bir kahraman hem de dikkatle yönetilmesi gereken potansiyel bir risk olarak değerlendirilir. Optimal doz ve doğru uygulama yöntemlerinin seçimi, florürün sağladığı faydaları en üst düzeye çıkarırken, toksik riskleri en aza indirmeyi mümkün kılar. Bu yaklaşım, hem bireysel hem de toplumsal sağlık açısından diş sağlığının korunmasında dengeli ve bilimsel temelli bir stratejinin önemini vurgular.
Referanslar:
Potential fluoride toxicity from oral medicaments: A review. 2017 Aug;20(8):841–848. doi: 10.22038/IJBMS.2017.9104
Mertz W. The essential trace elements. Science. 1981;213:1332–1338. doi: 10.1126/science.7022654.
Akyuz S, Yarat A, Alturfan EE, Kaya S. Fluoride in saliva and its impact on health. In: Preedy VR, editor. Fluorine. London: Royal Society of Chemistry; 2015. pp. 173–185.
Jha SK, Mishra VK, Sharma DK, Damodaran T. Fluoride in the environment and its metabolism in humans anonymous reviews of environmental contamination and toxicology. New York: Springer; 2011. pp. 121–142.
Barbier O, Arreola-Mendoza L, Del Razo LM. Molecular mechanisms of fluoride toxicity. Chem Biol Interact. 2010;188:319–333. doi: 10.1016/j.cbi.2010.07.011.
Buzalaf MA, Levy SM. Fluoride intake of children:considerations for dental caries and dental fluorosis. Monogr Oral Sci. 2011;22:1–19. doi: 10.1159/000325101.