Sağlıkta yapay zeka ve otomasyon çözümleri görünür hâle geldikçe, “dijital meslektaş” fikriyle birlikte yeni bir kaygı da büyüyor. Bu kaygı dışarıdan bakıldığında çoğu zaman basit bir “işimi kaybeder miyim?” endişesi gibi algılanıyor. Oysa psikolojik açıdan değerlendirildiğinde, meselenin merkezinde teknoloji değil; belirsizlikle baş etme, kontrol duygusu ve mesleki kimliğin korunması yer alıyor.

Sağlık çalışanı için klinik karar yalnızca veriyi okumak değildir. Karar, aynı zamanda sorumluluk almak, deneyimi devreye sokmak, hastanın bağlamını anlamak ve insani ilişkiyi yönetmektir. Bu nedenle öneri sunan bir sistem devreye girdiğinde, bazı profesyoneller bunu bir “yardım” olarak değil, karar alanına yaklaşan bir “müdahale” gibi hissedebilir. Kaygıyı büyüten nokta genellikle sistemin varlığı değil; sistemin nerede başlayıp nerede durduğunun net olmamasıdır. İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz; özellikle riskin yüksek olduğu mesleklerde belirsizlik, beyin tarafından hızla “tehdit” olarak kodlanır.

Bu korkunun ilk kaynağı kontrol algısındaki sarsıntıdır. Kişi bir süreci yönettiğini hissettiğinde güven artar; süreç üzerindeki hâkimiyetin azaldığı duygusu ise kaygıyı yükseltir. İkinci kaynak sorumluluk yüküdür. Sistem bir öneri sunduğunda, çalışan öneriyi uygular ve sonuç olumsuz olursa sorumluluğun yalnızca kendisine kalacağını düşünebilir. Bu durum, “başarı paylaşılır ama hata bana kalır” hissini doğurarak adaletsizlik algısını besler. Üçüncü kaynak ise değer görme ihtiyacıdır. Sağlık profesyoneli, yıllarca eğitim ve emekle inşa ettiği uzmanlığın bir yazılım çıktısıyla eşitlenebileceği fikrini zaman zaman “değersizleşme” riski olarak algılar. Bu nedenle teknolojiye gösterilen direnç, çoğu kez teknolojiye değil; mesleki kimliği ve değeri koruma çabasına dönüşür.

Öte yandan dijital meslektaş doğru kurgulandığında, tam tersine rahatlatıcı bir etki de yaratabilir. Özellikle dokümantasyon yükünü azaltan, riskli durumları erken işaretleyen ve gözden kaçabilecek kritik noktaları hatırlatan sistemler, sağlık çalışanının bilişsel yükünü hafifletir. Bu, psikolojik açıdan önemli bir kazanımdır; çünkü yük azaldıkça tükenmişlik riski düşer, dikkat daha kritik klinik değerlendirmeye ve hasta iletişimine yönelir. Buradaki kilit nokta, teknolojinin “karar veren” değil, “kararı destekleyen” rolde tutulmasıdır.

Bu nedenle çözüm yalnızca teknik bir güncelleme değildir; aynı zamanda bir güven inşasıdır. Güvenin oluşması için üç hususun netleşmesi gerekir. Birincisi, nihai kararın insanda kaldığı açıkça belirtilmelidir. İkincisi, sistem önerilerinin gerekçesi anlaşılır olmalı; yani “bu uyarı neden geldi?” sorusu şeffaf biçimde yanıtlanabilmelidir. Üçüncüsü ise kullanım sınırları net çizilmelidir: Sistem hangi durumda uyarır, hangi durumda susar, hangi noktada yalnızca hatırlatıcıdır? Bu sınırlar belirginleştiğinde çalışan yeniden kontrol duygusunu kazanır ve kaygı belirgin biçimde azalır.

Sonuç olarak dijital meslektaş korkusu, çoğu zaman teknolojinin kendisinden çok belirsizliğin yarattığı psikolojik tepkiden beslenir. Rol sınırları, sorumluluk paylaşımı ve şeffaflık doğru kurulduğunda bu korku, sağlıklı bir uyum sürecine dönüşür. Böylece dijital meslektaş bir rakip değil; sağlık çalışanının yanında duran, yükü azaltan ve güvenliği artıran bir destek olarak yerini alır.