Tıp fakültesi öğrencisi denilince, çoğu insanın zihninde benzer sınırlarla çizilmiş klasik bir silüet canlanır: Her zaman mükemmel olması beklenen, en yüksek notları alan ve çocuklara daima örnek gösterilen o meşhur "komşu çocuğu"... Hata yapma lüksü olmayan, yanlış yapması ihtimal dahilinde görülmeyen, mahallenin her konuda danışılan sessiz, sakin ve çalışkan figürüdür tıpçı. Ailesinin gözdesi, toplumun "en doğrusu" olmak zorundadır. Peki, başkalarına şifa dağıtmak için çıktığımız bu yolda, kendi ruhumuzun yaralarını sürekli geri plana atmak ne kadar sürdürülebilir? Parmakla gösterilen o "örnek öğrenci" kimliğimizin, zamanla yerini tükenmiş bir gölgeye bırakmaması için emek harcaması gereken yine bizleriz. Yorulmayı bir başarısızlık olarak görme eğilimindeyiz; oysa hissettiğimiz bu ağırlık bir yenilgi değil, sadece artık dinlenmemiz gerektiğini haykıran sağduyulu pusulamızdır.

Daha ilk günden, henüz çözemediğimiz bir karmaşanın kucağında buluyoruz kendimizi. Diğer bölümlerde eğitim gören arkadaşlarımızın sınavları henüz ufukta bile görünmezken, biz birkaç komiteye çoktan elveda demiş oluyoruz. Yaşıtlarımızdan bambaşka bir hayat tempomuzun olmasını sorgulamamıza bile müsaade etmeyen yoğun derslerin arasında kaybolmamaya çalışıyoruz. Birbiri ardına gelen kurulların her birinde, "bir önceki kurulun kıymetini yeterince bilmedik" diye yakınıyor; her yılımızda bir öncekini arıyoruz. Bu bitmek bilmeyen arayış ve koşturmaca içerisinde ise bazen hayatı, bazen de kendi duygularımızı ıskalıyoruz.

Hocalarımızın o meşhur nasihatini hepimiz biliriz: "Hekim, sözüne kayıtsız şartsız güvenilen kişidir; toplumun hem bir parçası hem de öncüsüdür. Hizmet ettiğiniz halkın sadece fiziksel acılarına çare olmaz, onlara her halinizle örnek olursunuz; dolayısıyla nasıl oturup kalktığınız bile önemlidir." Şüphesiz ki omuzlarımızda koca bir toplumun yükü var ve bizler, bir önceki kuşaktan devraldığımız bu mirası geliştirerek ilerlemek zorundayız. Ancak gerçek birer aydın ve hekim olabilmemiz için önce kendi isteklerimizi, beklentilerimizi ve duygularımızı tanımalı; ruhumuzu beslemeyi ihmal etmemeliyiz.

Daha önce de konuştuğumuz gibi; evet, zor bir hayatımız var ve çok daha yoğun günler kapıda bizi bekliyor. Ancak doğru bir zaman planlaması ve yapılması gerekenlerin öncelik sırasına konulması gibi disiplinleri edinirsek; hiç durmayan bir makinenin kimliksiz dişlileri olmaktan öteye geçebiliriz. İşte o zaman kendi hikayesi, ruhu ve derinliği olan birer bilim insanına dönüşürüz.

Kendimize şifa olmadan, bir başkasına iyi gelemeyeceğimiz gerçeğiyle artık yüzleşmeliyiz. Mutluluğun tek bir formülü yok; ancak her birimiz için kendi ruhumuzu beslemenin, o beyaz önlüğün altındaki 'insanı' diri tutmanın sayısız yolu var. Belki bir enstrümanın teli, belki bir kitabın sayfası, belki de sadece sessiz bir yürüyüş... Ne istediğimizi aramalı, bizi akademik kimliğimizin ötesinde 'biz' yapan tutkuların peşinden koşmayı ihmal etmemeliyiz.

Hayatın bu baş döndürücü karmaşası içinde bize huzur verecek insanlara ve etkinliklere tutunmak bir zaman kaybı değil, meslek hayatımız boyunca sürecek bir maratonun nefes payıdır. Unutmayın; bizler sadece reçete yazan birer el değil, derman arayan birer kalbiz. Kendi kalbimizi koruduğumuz sürece, başkalarına verecek bir şifamız olacak.

Yolumuz bazen yorucu, bazen sisli olabilir; ama merakımız ve kendimize olan şefkatimiz daima rehberimiz olsun.