Osmanlı’da Kayda Geçen İlk Adli Otopsi: Başına Sırık Düşen İşçinin Hikâyesi
İstanbul, 1843.
Bir işçi, başına büyük bir sırık düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Günlük hayatın içinde yaşanan bu ölümün, Osmanlı tıp tarihinin en dikkat çekici olaylarından biri olarak kayıtlara geçeceğini o sırada kimse bilemezdi.
Dönemin kayıtlarını aktaran tıp tarihi çalışmalarına göre yaşamını kaybeden kişi Hırvat bir işçiydi. Hayrullah Efendi’nin aktardığı anlatıda işçinin bir binanın altında yonga toplarken başına sırık düşmesi sonucu öldüğü belirtiliyor.
İşçinin bedeni, Dr. Charles Ambroise Bernard tarafından İstanbul’daki Avusturya Hastanesi’nde incelendi.
Tıp öğrencileri de otopsiyi izledi.
Türk tıp tarihi ve adli tıp literatüründe bu olay, Osmanlı’da kayda geçmiş ilk adli otopsi olarak kabul edilen örneklerden biri olarak aktarılıyor.
Bugün birkaç cümleyle anlatılabilen bu olayın arkasında ise çok daha büyük bir değişim vardı: Hekimlerin insan bedenini yalnız kitaplardan, çizimlerden ve modellerden değil, doğrudan gözlemleyerek öğrenmeye başlaması.
Başına sırık düşerek yaşamını yitiren bu işçinin adı tıp tarihinin büyük isimleri arasında yer almıyor. Ancak ölümü, Osmanlı tıp eğitiminin gözleme ve uygulamaya dayalı modern tıbba yöneldiği dönemin simgelerinden biri haline geldi.
Otopsi neden bu kadar önemliydi?
Bugün otopsi denildiğinde çoğu kişinin aklına şüpheli ölümlerin nedenini belirlemek için yapılan inceleme geliyor.
Kelimenin kökenindeki anlam ise oldukça dikkat çekicidir: “Kendi gözüyle görmek.”
Tıp açısından da temel düşünce budur.
Bir insanın neden hayatını kaybettiğini yalnız dışarıdan bakarak anlamak her zaman mümkün değildir. Hastalıkların organlarda oluşturduğu değişiklikler, travmanın gerçek etkisi, iç kanamalar veya başka bulgular ancak bedenin ayrıntılı biçimde incelenmesiyle ortaya çıkarılabilir.
Bu nedenle otopsi yalnız adli tıp açısından değil, hastalıkların anlaşılması ve tıp bilgisinin gelişmesi açısından da yüzyıllar boyunca önemli bir yöntem oldu.
1843’teki olayın önemi de yalnız bir ölümün nedeninin araştırılmasından kaynaklanmıyordu.
Asıl değişim, insan bedeninin bilimsel incelemesinin tıp eğitiminin doğrudan bir parçası haline gelmeye başlamasıydı.
Önce tıp eğitiminin değişmesi gerekiyordu
yüzyılın ilk yarısında Osmanlı Devleti tıp eğitiminde büyük bir dönüşüm geçiriyordu.
1827’de Tıbhâne-i Âmire kurulmuş, cerrahi eğitim veren kurumlarla başlayan yapılanma ilerleyen yıllarda yeniden düzenlenmişti. Tıp okulu 1839’da Galatasaray’a taşındı ve Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adıyla modern tıp eğitiminin önemli merkezlerinden biri haline geldi.
Ancak önemli bir sorun vardı.
Öğrenciler insan anatomisini büyük ölçüde kitaplardan, çizimlerden ve modellerden öğreniyordu.
Bir cerrahın insan vücudundaki yapıların gerçek konumunu, büyüklüğünü ve birbirleriyle ilişkisini yalnız bir resme bakarak öğrenmesi yeterli değildi.
Avrupa’daki tıp okullarında kadavra üzerinde anatomi eğitimi giderek önem kazanırken Osmanlı tıbbında da benzer bir uygulamaya geçilmesini savunan hekimler bulunuyordu.
Bu isimlerin başında Charles Ambroise Bernard ile anatomist Dr. Sigmund Spitzer geliyordu.
Charles Ambroise Bernard kimdi?
1808’de Prag’da doğan Charles Ambroise Bernard, Viyana tıp geleneğinde yetişmiş bir hekimdi.
Osmanlı Devleti’nde tıp eğitiminin geliştirilmesi amacıyla İstanbul’a davet edildi ve Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’nin yeniden yapılanmasında etkili isimlerden biri oldu.
Bernard’ın eğitim anlayışında uygulama önemli bir yer tutuyordu.
Hekim adaylarının yalnız teorik bilgi edinmesini yeterli görmüyor; hastayı muayene etmeyi, klinik bulguları değerlendirmeyi ve insan anatomisini doğrudan gözlemlemeyi öğrenmeleri gerektiğini düşünüyordu.
İstanbul’da bulunduğu kısa süre içinde klinik eğitime katkıda bulundu, çeşitli tıp eserleri hazırladı ve adli tıp eğitiminin gelişmesinde rol oynadı.
1841’de “Tıbb-ı Kanuni” adıyla verilen adli tıp dersleri, tıp ile hukukun kesiştiği alanın Osmanlı tıp eğitiminde kurumsallaşmaya başladığını gösteriyordu.
1841 yılı neden dönüm noktasıydı?
1843’teki otopsinin yapılabilmesi için bundan iki yıl önce önemli bir engelin aşılması gerekiyordu.
İnsan bedeninin ölümden sonra açılarak incelenmesi yalnız tıbbi değil; toplumsal, kültürel ve dinî hassasiyetleri de bulunan bir konuydu.
Tıp tarihi araştırmalarına göre Bernard ve anatomist Dr. Sigmund Spitzer’in ısrarları ile Hekimbaşı İsmail Efendi’nin girişimleri sonucunda Sultan Abdülmecid döneminde 1841’de kadavra diseksiyonunun önü açıldı.
Kaynaklarda, bu dönemde kadavra diseksiyonuna ve Hristiyan ölülerinin otopsisine izin verildiği aktarılıyor.
Diseksiyon, insan bedenindeki yapıların eğitim amacıyla açılarak ve sistemli biçimde incelenmesi anlamına gelir.
Bu izin, tıp öğrencilerinin gerçek insan anatomisini doğrudan gözlemleyebilmesinin önünü açtı.
İlk diseksiyon uygulamalarında Dr. Sigmund Spitzer’in de önemli rol oynadığı belirtiliyor.
Dolayısıyla 1843’teki otopsi bir anda ortaya çıkan tekil bir olay değildi. Öncesinde tıp eğitiminin yöntemini değiştiren bir hazırlık dönemi bulunuyordu.
Diseksiyon ile otopsi aynı şey değil
Tıp tarihinde bu iki kavram zaman zaman birbirine karıştırılıyor.
Diseksiyon, insan veya hayvan bedenindeki anatomik yapıların öğrenilmesi amacıyla sistemli biçimde açılması ve incelenmesidir.
Otopsi ise ölümden sonra yapılan incelemedir. Amaç ölüm nedenini, hastalığı, travmayı veya adli açıdan önem taşıyan diğer bulguları ortaya çıkarmaktır.
Bir işlem daha çok anatomi eğitimi amacı taşıyabilirken diğeri belirli bir ölümün nedenini araştırmaya yöneliktir.
1841’de kadavra diseksiyonunun önünün açılması, 1843’te kayıtlara geçen adli otopsinin gerçekleşmesini mümkün kılan bilimsel ortamı hazırladı.
1843’te ne oldu?
Türk adli tıp ve tıp tarihi literatüründe aktarılan olaya göre bir işçi başına sırık düşmesi sonucu hayatını kaybetti.
Hayrullah Efendi’nin döneme ilişkin anlatımını kullanan tarih araştırmalarında bu kişinin Hırvat bir işçi olduğu ve bir binanın altında yonga toplarken kazanın meydana geldiği belirtiliyor.
Dr. Charles Ambroise Bernard, İstanbul’daki Avusturya Hastanesi’nde işçinin bedenine otopsi yaptı.
Daha da önemlisi, Mekteb-i Tıbbiye öğrencileri işlemi izledi.
Bu ayrıntı olayın tıp eğitimi açısından değerini artırıyor.
Çünkü öğrenciler artık ölümün ardından insan bedeninde meydana gelen değişiklikleri yalnız ders kitabından okumuyor, doğrudan gözlemleyebiliyordu.
Dönemin hekimlerinden Hayrullah Efendi’nin Makâlât-ı Tıbbiye adlı eserinde Bernard’ın gerçekleştirdiği bu incelemelerden söz edilmesi, olayın sonraki kuşaklara aktarılmasını sağlayan önemli tarihsel kayıtlar arasında yer aldı.
Neden özellikle bu işçinin ölümü tarihe geçti?
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir işçinin bedenine yapılan tek bir otopsinin Osmanlı tıbbını bir gecede değiştirdiğini söylemek doğru olmaz.
Asıl dönüşüm çok daha genişti.
Tıp eğitiminde gözleme ve uygulamaya daha fazla yer verilmesi, anatomi çalışmalarının kadavra üzerinde yapılmaya başlanması, adli tıp derslerinin programa girmesi ve ölüm nedenlerinin bilimsel yöntemlerle araştırılması aynı modernleşme sürecinin parçalarıydı.
1843’teki otopsi ise bütün bu değişimin görünür simgelerinden biri haline geldi.
Başka bir ifadeyle tarihi değiştiren tek başına bu otopsi değildi.
Onu mümkün hale getiren bilimsel ve eğitimsel zihniyet değişimiydi.
Tıp öğrencilerinin otopsiyi izlemesi neden önemliydi?
yüzyıl tıbbında hastalıkların nasıl geliştiğini anlamanın en önemli yollarından biri, yaşam sırasında görülen belirtiler ile ölümden sonra organlarda saptanan değişiklikleri karşılaştırmaktı.
Hasta hayattayken ateş, öksürük, ağrı veya başka belirtiler gösterebilirdi.
Otopsi sırasında akciğerde, kalpte, beyinde veya başka bir organda görülen yapısal değişiklikler, hekimlere bu belirtilerin altında hangi hastalıkların bulunduğunu anlamada yardımcı oluyordu.
Bu yaklaşım modern patolojinin gelişmesinde temel rol oynadı.
Dolayısıyla bir tıp öğrencisinin otopsiyi izlemesi yalnız anatomi öğrenmesi anlamına gelmiyordu.
Öğrenci, hastalık ile organ değişiklikleri arasındaki ilişkiyi de görmeye başlıyordu.
Bu, modern klinik düşüncenin temel taşlarından biriydi.
Osmanlı’da adli tıp nasıl kurumsallaştı?
1843’teki otopsi tek başına kalmadı.
yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı yönetimi ölüm nedenlerinin araştırılması, şüpheli ölümlerin değerlendirilmesi ve hekimlerin adli olaylardaki görevleri konusunda giderek daha ayrıntılı bir kurumsal yapı oluşturmaya başladı.
1857’de Meclis-i Umur-ı Tıbbiye bünyesinde Tıbbî ve Adlî Komisyon kuruldu.
Bu yapı, tıbbi konularla adli meselelerin birlikte değerlendirilmesi açısından önemli bir aşamaydı.
Sonraki yıllarda ceza muhakemesine ilişkin düzenlemelerle hekimlerin şüpheli ölümlerde ve adli incelemelerdeki rolü daha belirgin hale geldi.
22 Nisan 1917 tarihli düzenlemeyle Meclis-i Tıbb-ı Adlî ve Müessesesi oluşturuldu.
Böylece adli tıp, yaklaşık üç çeyrek yüzyılda daha belirgin ve bağımsız bir kurumsal yapıya kavuştu.
Otopsi bugün neden hâlâ önemli?
Tıp görüntüleme yöntemleri, laboratuvar testleri ve genetik incelemeler geçmişle karşılaştırılamayacak ölçüde gelişmiş durumda.
Buna rağmen otopsi bilimsel ve adli önemini tamamen kaybetmiş değil.
Adli otopsi;
ölüm nedeninin belirlenmesine,
ölümün hastalık, kaza veya başka bir nedenle meydana gelip gelmediğinin değerlendirilmesine,
travma ve yaralanmaların ortaya konmasına,
zehirlenme şüphesinin araştırılmasına,
kimliği veya ölüm koşulları belirsiz vakaların aydınlatılmasına
yardımcı olabilir.
Tıbbi otopsiler ise bazı durumlarda yaşam sırasında fark edilmeyen hastalıkları veya tanıda gözden kaçan bulguları ortaya çıkarabilir.
Bu nedenle otopsi, ölümün ardından yapılan bir işlem olmanın ötesinde, hastalıkların ve ölüm nedenlerinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayan önemli bilimsel yöntemlerden biri olmayı sürdürüyor.
Bir beden, bir sınıf ve değişen tıp anlayışı
1843’te İstanbul’da yaşanan sahneyi bugünün gözleriyle düşünmek kolay değil.
Bir yanda yaşamını bir iş kazasında kaybetmiş bir insan.
Diğer yanda onun bedenini inceleyen bir hekim ve çevresinde bu uygulamayı izleyen tıp öğrencileri.
O öğrencilerin önünde yalnızca insan anatomisi açılmıyordu.
Osmanlı tıbbında yeni bir öğrenme biçiminin kapısı da açılıyordu.
Kitapta yazanı ezberlemek yerine görmek, gözlemlemek ve bulgudan sonuca ulaşmak…
Modern tıbbın temelinde bulunan bu yaklaşım, Osmanlı tıp eğitiminde 19. yüzyıl boyunca giderek daha fazla yer edinmeye başladı.
Başına sırık düşmesi sonucu hayatını kaybeden o işçinin adı tıp tarihinin büyük hekimleri arasında yer almıyor.
Ancak onun bedeninde gerçekleştirilen ve tıp öğrencilerinin izlediği otopsi, Türkiye’de modern adli tıp ve uygulamalı tıp eğitiminin tarihini anlatırken hâlâ hatırlanan olaylardan biri.
Bu nedenle 1843’teki otopsiyi tek başına “tıp tarihini değiştiren olay” olarak değil, Osmanlı tıbbında gözleme, uygulamaya ve bilimsel incelemeye dayalı anlayışın güçlenmesinin simgelerinden biri olarak değerlendirmek daha doğru görünüyor.
KAYNAKLAR
Belleten – Osmanlılarda Otopsi – Ahmet Yüksel – 2013 – DOI: 10.37879/belleten.2013.875
Lokman Hekim Dergisi – Ülkemizde Adli Otopsinin Tarihçesi – Nursel Gamsız Bilgin, Oya Ögenler, Tamer Akça – 2011; 1(1): 8–12
Adnan Menderes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dergisi – Dr. Charles Ambroise Bernard: Türkiye’de Adli Otopsinin Başlangıcı – Yusuf Atan, İlhan Bahşi, Zekeriya Tataroğlu, Mustafa Orhan, Murat Çetkin – 2018
Adli Tıp Bülteni – Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’nin Kurucusu Charles Ambroisse Bernard’ın Eserleri ve Osmanlı’ya Etkileri Üzerine Bir Değerlendirme – Hülya Öztürk, Cezmi Karasu – 2014 – DOI: 10.17986/blm.2014193852
Black Sea Journal of Health Science – Türkiye’de İlk Kadavra Temini ve Disseksiyon Çalışmaları ile Günümüze Yansımaları – Ozan Turamanlar – 2024 – DOI: 10.19127/bshealthscience.1380512
Osmanlı’da Kayda Geçen İlk Adli Otopsi: Başına Sırık Düşen İşçinin Hikâyesi
1843’te İstanbul’da başına sırık düşmesi sonucu ölen bir işçiye yapılan ve tıp öğrencilerinin de izlediği otopsi, Osmanlı’da modern adli tıp ve uygulamalı tıp eğitiminin dönüm noktalarından biri oldu.
Yorumlar




