Hac Yolcuları Bu Adada Neden Soyunup Yıkandı? Urla Tahaffuzhanesi’nin Hikâyesi
Hac Yolcuları Bu Adada Neden Soyunup Yıkandı? Urla Tahaffuzhanesi’nin Hikâyesi
İçeriği Görüntüle

Tıbbiye’de Bir Dil Mücadelesi: Kırımlı Aziz Bey Neden Türkçe Tıp Eğitimi İçin Savaştı?
Bir tıp öğrencisinin anatomi, kimya ve hastalık bilgisine geçmeden önce aşması gereken en büyük eşiğin Fransızca olduğunu düşünün. 19. yüzyılın ortalarında Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’de okuyan gençlerin karşılaştığı temel güçlüklerden biri buydu. Modern tıp Osmanlı eğitimine giriyordu; ancak dersler 1839’dan itibaren Fransızca veriliyordu. [2][6]
Fransızca tercihi başlangıçta Batı’daki güncel tıp bilgisine ulaşmanın bir yolu olarak görülmüştü. Zamanla bu yolun aynı zamanda ciddi bir eğitim engeline dönüştüğü anlaşıldı. Öğrenciler yalnız tıbbı değil, tıbbı öğrenebilmek için önce yabancı bir dili aşmak zorundaydı. Kırım Savaşı yılları ile 1865 kolera salgınının görünür kıldığı hekim ihtiyacı sürerken mezun sayısı, ordunun ve sivil halkın gereksinimini karşılamıyordu. [2][6]
İşte Kırımlı Aziz Bey’in mücadelesi bu noktada başladı. O, Fransızcaya veya Avrupa tıbbına karşı değildi. Tam tersine, Fransızca kaynakları çeviriyor ve Batı’daki bilimsel gelişmeleri izliyordu. İtirazı, tıp bilgisinin yalnız yabancı bir dil üzerinden öğrenilebilmesineydi. Ona göre çözüm, bilimi dışarıda bırakmak değil; bilimi Türkçeye kazandırmaktı. [1][3]
Tıbbiye’de neden Fransızca eğitim veriliyordu?
Osmanlı Devleti, 19. yüzyılda modern orduyu ve sağlık hizmetlerini yeniden kurmaya çalışırken Avrupa’daki tıp bilgisini hızla ülkeye aktarmak istiyordu. Viyana’dan getirilen hekim Charles Ambroise Bernard’ın da görev aldığı yenilenme sürecinde Fransızca, Avrupa kaynaklarına ve yabancı öğretim kadrosuna ulaşmayı kolaylaştıran bir araç olarak benimsendi. Türkçe güncel ders kitaplarının azlığı ve modern tıp terimlerinin henüz ortak bir sözlükte toplanmamış olması da bu tercihte etkiliydi. [2]
Sorun, bilginin güncelliğinden çok eğitimin erişilebilirliği ve ölçeğiydi. Öğrencinin tıp öğrenmeden önce uzun bir dil hazırlığından geçmesi eğitimi güçleştiriyor; askerî birlikler, şehirler ve taşra için gereken sayıda hekimin yetişmesini yavaşlatıyordu. Bu nedenle tartışma zamanla yalnız bir eğitim dili meselesi olmaktan çıkıp sağlık hizmetinin yaygınlaştırılması sorununa dönüştü. [2][6]
Türkçe eğitim karşıtları, yeterli ders kitabı ve yerleşmiş ortak tıp terimleri olmadan yapılacak ani bir geçişin eğitimi zayıflatacağını savunuyordu. Kırımlı Aziz Bey ve arkadaşları ise bu eksikliği Türkçeden vazgeçmenin gerekçesi değil, tamamlanması gereken bir çalışma olarak gördü. [2][5]
“Kırımlı” Aziz Bey kimdi?
Aziz İdris Bey, 1840’ta İstanbul’da doğdu. Babası, Kırım’ın Bahçesaray kentinden 1839–1840 yıllarında İstanbul’a gelen saraç, yani eyer ve koşum takımı ustası Ali oğlu İdris Efendi’ydi. “Kırımlı” adı, ailesinin geldiği yerden kaldı. Aziz Bey, 15 Ağustos 1855’te, 15 yaşındayken Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’ye girdi. [1]
Mayıs–Haziran 1866’da kolağası, yani yüzbaşı ile binbaşı arasındaki bir Osmanlı askerî rütbesiyle ve hekim unvanıyla mezun oldu. 20 Ağustos 1866’da aynı okulun iç hastalıkları alanında muallim muavinliğine, bugünkü ifadeyle öğretim yardımcılığına getirildi. Daha sonra doğa bilimleri, fizik, kimya, genel hastalık bilgisi ve iç hastalıkları derslerinde görev aldı. [1][3]
Aziz Bey’in dikkat çekici yönü, yalnız bir fikir ileri sürmemesiydi. Öğretmenlik yaptı, ders kitabı hazırladı, çeviri çalışmalarına katıldı, sözlük çalışmalarını destekledi ve Türkçe eğitim verecek bir okulun yönetimini üstlendi. Dil mücadelesini sınıfta, cemiyet çalışmalarında ve kitap sayfalarında yürüttü. [1][3]
Mümtaz sınıf kısa sürdü, düşüncesi yaşamaya devam etti
Türkçe tıp eğitimi hareketinin ilk önemli duraklarından biri, Tıbbiye Nazırı, yani okulun en üst yöneticisi Cemaleddin Efendi döneminde 1857’de kurulan “mümtaz sınıf” oldu. Amaç, başarılı öğrencileri Türkçe tıp kitapları hazırlayabilecek düzeyde dil ve çeviri bilgisiyle yetiştirmekti. Ahmed Lütfi Efendi’nin ders verdiği; Arif Efendi ile Şevki Efendi’nin çalışmalara destek olduğu sınıfta Kırımlı Aziz Bey’in yanı sıra Hüseyin Remzi, İbrahim Lütfi, Bekir Sıdkı, Vahit, Servet ve Nedim gibi tıbbiyeliler yer aldı. [1][2][4]
Mümtaz sınıf, 1859’daki yönetim değişikliğinin ardından kapatıldı. Fakat öğrencilerin kurduğu bağ ve Türkçe eğitim düşüncesi ortadan kalkmadı. Hacı Arif Efendi’nin desteğiyle Eyüp’teki Beşirağa Medresesi’nde bir araya gelen gençler, çeviri hazırlamayı ve Türkçe tıp yayınları için çalışmayı sürdürdü. Böylece kısa ömürlü bir sınıf, kalıcı bir bilim dili hareketinin çekirdeğine dönüştü. [2][4][5]
Bu mücadele tek bir kişinin eseri değildi
Kırımlı Aziz Bey hareketin en çalışkan ve görünür isimlerinden biriydi; ancak Türkçe tıp eğitiminin bütün başarısını yalnız ona bağlamak tarihsel açıdan doğru olmaz. Hüseyin Remzi Bey, İbrahim Lütfi Bey, Bekir Sıdkı Bey, Hacı Arif Efendi, Ahmet Ali Bey ve başka tıbbiyeliler bu çabaya katkı sundu. 1865’te yeniden Tıbbiye Nazırı olan Salih Efendi ise okul ve cemiyet için gereken idarî girişimlerin devlet katında ilerlemesinde belirleyici rol oynadı. [1][2][4]
Bazı tarihsel anlatımlar öğrencilerin gayriresmî örgütlenmesini 1862’ye tarihlendirir. Tartışmasız resmî dönüm noktası ise Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin 3 Mart 1867 tarihli iradeyle resmî kimlik kazanmasıdır. Cemiyetin temel hedeflerinden biri, tıp kitaplarını Türkçeye kazandırmak ve çevirilerde kullanılacak ortak terimleri belirlemekti. [2][4][5]
Kırımlı Aziz Bey cemiyetin kurucu ve etkin üyeleri arasında yer aldı; ilerleyen yıllarda başkanlığa üç kez seçildi. Dolayısıyla bu hikâye bir “yalnız kahraman” öyküsünden çok, öğrencilerin, hocaların ve yöneticilerin farklı görevler üstlendiği kolektif bir dönüşümdür. Aziz Bey’in önemi, bu dönüşümün hemen her aşamasında sorumluluk almış olmasından gelir. [1][4]
1867’de Türkçe eğitim veren Sivil Tıbbiye açıldı
Türkçe tıp eğitimi mücadelesinin en somut sonucu, Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’nin, yaygın adıyla Sivil Tıbbiye’nin kurulmasıydı. Salih Efendi’nin 6 Aralık 1866 tarihli teklifi, 19 Aralık’ta Meclis-i Vâlâ’nın resmî kurul raporuna dönüştü; 1 Ocak 1867’de Sultan Abdülaziz’e sunuldu ve 2 Ocak 1867’de padişah onayı çıktı. Öğrenci kabulü Şubat 1867’de başladı; Kırımlı Aziz Bey okulun ilk müdürü olarak görevlendirildi. [2][6]
Yeni okulun amacı yalnız askerî birlikler için değil, sivil halk ve taşra için de hekim yetiştirmekti. İlk aşamada ortaokul düzeyindeki rüşdiye veya dengi okul mezunu, 16–20 yaşlarında 50 öğrenci alınması ve eğitimin beş yıl sürmesi planlandı. Müslüman ve gayrimüslim öğrencilerin kabul edildiği okul, başlangıçta Askerî Tıbbiye bünyesinde faaliyet gösterdi. [2][6]
Tarihsel anlatımlara göre Aziz Bey, bütün çevirilerin tamamlanmasını beklemek yerine okulun bir an önce açılmasını savunuyordu. Çünkü ona göre Türkçe bilim dili, kusursuz bir sözlüğün hazır edilmesini bekleyerek değil; ders anlatarak, kitap yazarak ve eksikleri uygulama içinde gidererek gelişebilirdi. [2][4]
Sivil Tıbbiye’de Türkçe eğitimin uygulanabilir olduğunun görülmesi, 1870’te Askerî Tıbbiye’de Türkçe eğitime geçilmesini kolaylaştıran etkenlerden biri oldu. Böylece Türkçe tıp öğretilemeyeceği yönündeki düşünceye verilen en güçlü cevap, bir tartışma metni değil, çalışan bir okul oldu. [2][6]
Bir bilim dili masa başında nasıl kuruldu?
Türkçe eğitime geçme kararı tek başına yeterli değildi. Anatomi, kimya, hastalıklar ve tedaviler anlatılırken herkesin aynı kavramdan aynı şeyi anlaması gerekiyordu. Her çevirmenin farklı bir karşılık kullanması, ders kitaplarını ve sınıf dilini karmaşık hale getirebilirdi. [4][5]
Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye bu nedenle hekim Pierre-Hubert Nysten’in Fransızca tıp sözlüğünü temel alan kapsamlı bir çalışma yürüttü. Hazırlayıcılar yalnız bu sözlüğe bağlı kalmadı; İbn Sînâ’nın El-Kanun fi’t-Tıb, Râzî’nin El-Hâvî ve Zehrâvî’nin Et-Tasrif adlı eserleri ile Şânizâde’nin çalışmalarına ve başka sözlüklere de başvurdu. [4][5]
Çalışma sırasında eski kaynaklarda bulunan uygun terimler yeniden kullanıldı, bazı yeni kavramlar için karşılıklar üretildi, bazı kelimeler ise söylenişlerine yakın biçimde yazıya aktarıldı. “Pankreas” ve “prostat” gibi adların Osmanlı harfleriyle kullanılması bu yöntemin dikkat çekici örnekleri arasındaydı. [5]
Yaklaşık üç yıllık çalışmanın ardından 640 sayfalık Lügat-ı Tıbbiye, 1873’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne Matbaası’nda yayımlandı. Bu eser Kırımlı Aziz Bey’in tek başına yazdığı bir sözlük değildi; cemiyet üyelerinin ortak emeğiydi. Fakat Aziz Bey’in öncülüğünü yaptığı dil hareketinin en kalıcı ürünlerinden birine dönüştü. [4][5]
Buradaki “Türkçe”yi bugünkü sade Türkiye Türkçesiyle karıştırmamak gerekir. Hazırlanan dil, döneminin Osmanlı Türkçesiydi ve Arapça ile Farsça kökenli çok sayıda terim içeriyordu. Buna rağmen yapılan iş son derece önemliydi: Tıp öğrencileri ve hekimler için ortak, öğretilebilir ve geliştirilebilir bir meslek dili kuruluyordu. [4][5]
Ders kitaplarını da Türkçeye kazandırdı
Kırımlı Aziz Bey, Türkçe kaynakların yetersiz olduğu yönündeki itiraza yalnız sözlük çalışmasıyla karşılık vermedi. İki ciltlik Kimyâ-yı Tıbbî’nin ilk cildi 1868–1869’da, ikinci cildi Mart 1871’de yayımlandı. İlm-i Emrâz-ı Umûmiye adlı genel hastalıklar kitabı ise 7 Mart 1872 tarihini taşır. [1][3]
Bu eserler Avrupa kaynaklarından yapılan çeviri ve uyarlamalara dayanıyordu. Kimyâ-yı Tıbbî’nin ilk cildindeki yaklaşık 70 sayfalık kimya tarihi bölümü, Türkçe kimya tarihçiliğinin erken örneklerinden biri kabul ediliyor. Kitapta kimyasal elementler için Osmanlı harflerine dayanan simgelerin kullanılması da Aziz Bey’in bilgiyi yalnız çevirmekle kalmayıp Türkçe ders diline uyarlama arayışını gösteriyordu. [3]
Araştırmacılar, bu kitapların Tıbbiye’de ders kaynağı olarak kullanılmış olabileceğini belirtiyor. Bu nedenle Aziz Bey’in çalışmaları yalnız dil tarihi açısından değil, modern kimya ve hastalık bilgisinin Türkçe aktarımı açısından da önem taşıyor. Onun yaklaşımı açıktı: Bir dilin bilim dili olabilmesi için yalnız terim üretmek yetmez; o dilde ders anlatmak, kitap yazmak, çeviri yapmak ve yeni bilgiyi tartışmak gerekir. [1][3]
Kırımlı Aziz Bey neden Türkçe tıp eğitimi istedi?
Mücadelenin arkasında birbirine bağlı birkaç hedef bulunuyordu. İlki, öğrencilerin tıp bilgisini daha doğrudan anlayabilmesiydi. İkincisi, eğitimdeki dil engelini azaltarak daha fazla hekim yetiştirmekti. Üçüncüsü, şehirlerde ve taşrada yaşayan halkın sağlık hizmetine erişimini güçlendirmekti. [2][6]
Bir başka hedef de tıp bilgisinin yalnız okul duvarları içinde kalmamasıydı. Türkçe ders kitapları, sözlükler ve yayınlar; hekimlerin kendi aralarında ortak bir dil kurmasını, sağlık bilgisinin halka aktarılmasını ve yeni eserlerin hazırlanmasını kolaylaştıracaktı. [4][5]
Bu nedenle Aziz Bey’in savunduğu Türkçeleşme, Avrupa tıbbından uzaklaşma girişimi değildi. Fransızca kaynakları kullanarak modern bilgiyi Türkçeye taşıması bunun en açık göstergesidir. Mücadelesi yabancı dil öğrenmeye değil, yabancı dili bilim öğrenmenin zorunlu kapısı haline getiren düzene karşıydı. [1][3]
Türkçe karşıtlarına nasıl cevap verdiler?
Dönemin tartışmalarında Türkçenin tıp gibi gelişmiş bir bilimi anlatmaya yetmeyeceği, gerekli terimlere sahip olmadığı ve eğitim kalitesinin düşeceği ileri sürülüyordu. Tartışma basına da yansıdı. Namık Kemal, 1866’da Tasvir-i Efkâr’da yayımlanan “Türkçe Tababete Dair Makale-i Mahsusa” başlıklı yazısıyla Türkçe tıp öğretimini savundu. Hekim Spiridon Mavroyéni Paşa ise Gazette Médicale d’Orient’ın Ekim-Kasım 1870 sayılarında Türkçenin tıp öğretimine henüz hazır olmadığını ileri sürdü. [2][5]
Kırımlı Aziz Bey ve arkadaşları bu itirazlara yalnız söylemle karşılık vermedi. Türkçe eğitim veren bir okul açtılar, ders anlattılar, kitap çevirdiler, yeni eserler hazırladılar ve ortak bir tıp sözlüğü yayımladılar. Başka bir ifadeyle, Türkçenin bilim dili olup olamayacağı sorusuna uygulamayla cevap verdiler. [2][4][5]
Bu süreç, bir dilin bilim için önce eksiksiz hale gelmesi gerektiği düşüncesini de tersine çevirdi. Türkçe, bilim yapılmaya başlandıktan sonra gelişti; yeni kavramlar kullanıldıkça karşılıklar sınandı, düzeltildi ve yerleşti. [4][5]
38 yıllık ömre sığan miras
Kırımlı Aziz Bey, 11 Haziran 1878’de verem nedeniyle hayatını kaybetti. Henüz 38 yaşındaydı. Buna rağmen yaklaşık 12 yıllık meslek yaşamına öğretmenlik, okul yöneticiliği, cemiyet başkanlığı, ders kitabı yazarlığı, sözlük ve çeviri çalışmaları sığdırdı. [1][3]
Aziz Bey ayrıca 11 Haziran 1868’de kurulan Mecrûhîn ve Mardâ-yı Askeriyeye İmdat ve Muavenet Cemiyeti’nde görev alan isimler arasındaydı. Yaralı ve hasta askerlere yardım amacı taşıyan bu hareket, 14 Nisan 1877’de Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti adıyla yeniden örgütlendi. Aziz Bey, uluslararası Kızılhaç işareti yerine Osmanlı toplumunun daha kolay benimseyeceği kırmızı hilalin kullanılmasını savunan hekimlerdendi. Bu çizgi, bugünkü Kızılay’ın tarihsel temellerinden birini oluşturdu. [1][3]
Fakat Tıbbiye açısından en kalıcı katkısı, Türkçenin tıp öğretiminde kullanılabileceğini kurum ve eserlerle göstermesiydi. Onun yaşamı, bilim dilinin hazır bulunmadığını; eğitim, çeviri, yayın ve ortak emekle kurulduğunu anlatıyor. [1][2][4]
KAYNAKLAR
Türkiye Klinikleri Tıp Etiği-Hukuku-Tarihi Dergisi – Kırımlı Aziz İdris Bey’in Hayatı, Çalışmaları ve Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmâniye’de İrad Ettiği Nutuk Hakkında – Emre Karacaoğlu – 2016; 24(1): 11-19 – DOI: 10.5336/mdethic.2015-49024
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Mecmuası – Osmanlı İmparatorluğu’nda Sivil ve Türkçe Tıp Eğitimine Geçiş – Abdullah Yıldız – 2017; 70(3): 127-134 – DOI: 10.1501/Tipfak_0000000977
Osmanlı Bilimi Araştırmaları – Dr. Kırımlı Aziz’in Kimya-yı Tıbbî’sinin Bir Kimyacı Gözüyle İncelenmesi – Feza Günergun – 2020; 21(1): 213-217 – DOI: 10.26650/oba.645237
Osmanlı İlmi ve Mesleki Cemiyetleri – Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye ve Tıp Dilinin Türkçeleşmesi Akımı – Nil Sarı – Yayına hazırlayan: Ekmeleddin İhsanoğlu – İstanbul – 1987 – s. 121-142
Arslan Terzioğlu’na Armağan – 19. Yüzyılda Tıp Eğitiminin Türkçeleştirilmesi ve Lugât-ı Tıbbîye – Bülent Özaltay ve M. Alpertunga Kara – İstanbul – 1999 – s. 387-407
Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) 1867-1909 – Ekrem Kadri Unat ve Mustafa Samastı – İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yayınları – 1990