İstanbul’da Cüzzamlılar Neden Şehrin Dışında Yaşıyordu? Miskinler Tekkesi’nin Hikâyesi
Üsküdar’dan Haydarpaşa yönüne uzanan yolun çevresi, yaklaşık beş asır önce İstanbul’un merkezinden uzakta kabul ediliyordu. Karacaahmet Mezarlığı’nın ortasında bulunan bir yapı ise dönemin İstanbul’unda insanların hem korktuğu hem de yardım etmeye çalıştığı bir hastalığın izlerini taşıyordu.
Burası Miskinler Tekkesi’ydi.
Adında “tekke” geçmesine rağmen burası klasik anlamda bir tarikat merkezi değildi. Miskinler Tekkesi, cüzzamdan etkilenen kişilerin şehir halkından ayrı tutulduğu bir cüzzamhane, aynı zamanda barınak ve yaşam alanıydı.
Burada yaşayan insanlar yalnızca bir hastalıkla mücadele etmiyordu. Bedensel değişiklikler, toplumun hastalık hakkındaki yanlış inanışları, yoksulluk ve dışlanma da hayatlarının bir parçasıydı. Miskinler Tekkesi’nin hikâyesi bu nedenle yalnızca bir sağlık kurumunun değil, hastalık karşısında korku ile merhametin nasıl yan yana durabildiğinin de hikâyesidir.
Cüzzam korkusu neden bu kadar büyüktü?
Cüzzam, günümüzde Hansen hastalığı veya lepra olarak da bilinen, yavaş ilerleyen bir enfeksiyon hastalığıdır. Hastalık özellikle deriyi ve çevresel sinirleri etkileyebilir. Tedavi edilmediğinde his kaybı, kas güçsüzlüğü, iyileşmeyen yaralar ve zamanla kalıcı bedensel sorunlar ortaya çıkabilir.
Hastalığın nedeninin ve bulaşma biçiminin bilinmediği dönemlerde bu görünür değişiklikler büyük korku yaratıyordu. Cüzzam yalnızca bir sağlık sorunu olarak görülmüyor; kimi toplumlarda uğursuzluk, günah veya cezalandırılma gibi düşüncelerle ilişkilendiriliyordu.
Hastalığın uzun yıllar içinde ilerlemesi ve bedende belirgin izler bırakabilmesi, cüzzamdan etkilenen kişilerin toplumdan uzaklaştırılmasına yol açıyordu. İstanbul’da da hastalığın yayılmasını önlemek amacıyla bu kişilerin şehir içinde yaşamalarına izin verilmemesi yönünde kurallar bulunuyordu.
Ancak dönemin insanları hastalığa yol açan bakteriyi, bulaşmanın gerçekleşmesi için genellikle uzun süreli ve yakın temas gerektiğini veya cüzzamın günümüzde tedavi edilebildiğini bilmiyordu.
Miskinler Tekkesi neden şehrin dışında kuruldu?
Yaygın kabul gören tarihî kayıtlara göre Miskinler Tekkesi, 1514 yılında Yavuz Sultan Selim döneminde, o tarihte Üsküdar’ın dışında kalan Karacaahmet bölgesinde kuruldu.
Yer seçiminin temelinde iki amaç bulunuyordu: Sağlıklı kişileri bulaşıcı olduğu düşünülen hastalıktan korumak ve şehir içinde yaşama imkânı bulamayan hastalara barınabilecekleri bir alan sağlamak.
Anadolu Selçuklu ve Osmanlı şehirlerinde cüzzamdan etkilenen kişilerin yerleşim merkezlerinin dışında veya kenar mahallelerde bulunan özel yapılarda barındırılması bilinen bir uygulamaydı. Edirne’deki cüzzamhane, Osmanlı döneminin erken örneklerinden biriydi. Daha sonra Üsküdar, Bursa, Lefkoşa, Kandiye ve Sakız gibi yerlerde benzer kurumlar ortaya çıktı.
Bu yapılar modern anlamda hastane değildi. Cüzzamın etkili bir tedavisi bulunmadığı için temel amaç hastalığı iyileştirmekten çok, burada yaşayanların barınmasını ve hayatlarını mümkün olduğu kadar güvenli biçimde sürdürmesini sağlamaktı.
Neden “tekke” deniliyordu?
“Miskin” sözcüğü tarih içinde yoksul, güçsüz ve çaresiz kişi anlamlarında kullanıldı. Zamanla cüzzamdan etkilenen kişiler için de kullanılan bu sözcük, onların kaldığı yapılara “miskinhane” veya “Miskinler Tekkesi” denilmesine yol açtı.
Buradaki “tekke” adının, hastaların toplumdan ayrı ve kapalı bir topluluk hâlinde yaşamalarıyla ilişkili olduğu düşünülüyor. Yapının yöneticisine “şeyh” denilmesi ve halkın tekke sakinlerine yardım etmeye alışkın olması da bu adlandırmayı güçlendirmiş olabilir.
Bununla birlikte “tekke” sözcüğü, yapının mutlaka bir tasavvuf merkezine bağlı olduğu anlamına gelmiyordu. Miskinler Tekkesi esas olarak cüzzamdan etkilenen kişilerin barındığı bir sosyal yardım ve tecrit kurumuydu.
Duvarların arkasında hayat devam ediyordu
Tecrit edilmek, hayatın tamamen durması anlamına gelmiyordu. Miskinler Tekkesi’nde evli çiftlerin aileleriyle kalabildiği odalar, bekârlara ayrılan bölümler, hamam, çamaşırhane ve küçük bir cami bulunuyordu.
Tarihî kayıtlarda on odanın evli hastalara, altı odanın bekârlara ve iki odanın da imama ayrıldığı aktarılıyor. Odalar iç avluya bakıyor, her odada ısınma ve yemek hazırlama amacıyla kullanılan bir ocak bulunuyordu.
Bazı tekke sakinleri tavuk besliyor, yumurta satıyor veya küçükbaş hayvan yetiştiriyordu. İlk dönemlerde dışarıyla görüşmeleri ciddi biçimde sınırlandırılmışken sonraki yıllarda bazı sakinlerin şehre inerek alışveriş yapabildiği anlaşılıyor.
Tekke sakinlerinden birinin adlî bir işi olduğunda mahkeme heyetinin tekkeye gelmesi, burada yaşayanların günlük hayattan bütünüyle kopmadığını gösteriyordu. Evleniyor, çocuk sahibi oluyor, ibadet ediyor ve kendi toplulukları içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı.
Bununla birlikte dışarı çıkma haklarının sınırlandırılması ve yaşamak istedikleri yeri seçememeleri, kurumun aynı zamanda zorlayıcı bir tecrit alanı olduğunu da gösteriyor.
Sekiz sadaka taşı ne anlatıyordu?
Miskinler Tekkesi’nin önünde, yoldan geçenlerin para bırakabilmesi için sekiz sadaka taşı bulunuyordu. İnsanlar taşlardaki oyuklara para koyuyor, “gözcü dede” olarak adlandırılan görevli de içeridekilere haber veriyordu.
Toplanan paralar tekkenin yöneticisi tarafından sakinlere dağıtılıyordu. Halktan gelen yardımların yanı sıra vakıf ve imaretler de burada yaşayanlara yiyecek sağlıyordu.
Tekkenin son dönemlerinde Atik Valide İmareti’nden düzenli olarak ekmek ve sıcak yemek gönderildiği, yıl içinde kurbanlık hayvanlar tahsis edildiği aktarılıyor. Kadın ve erkek sakinlere giysi ve ayakkabı verilmesi de kurumun yalnızca barınma değil, temel ihtiyaçları karşılama görevi üstlendiğini gösteriyor.
Bu yardımlar dayanışmanın önemli bir örneğiydi. Ancak aynı zamanda tekke sakinlerinin geçimlerini bağımsız biçimde sağlayamadıklarını ve toplumun desteğine muhtaç bırakıldıklarını da ortaya koyuyordu.
Miskinler Tekkesi merhamet yuvası mıydı, dışlanma alanı mı?
Miskinler Tekkesi’ni yalnızca “merhamet yuvası” olarak anlatmak, burada yaşayanların maruz kaldığı zorunlu ayrılığı görünmez kılabilir. Yapıyı sadece bir sürgün yeri olarak görmek de sağlanan barınma, yiyecek ve sosyal desteği yok saymak anlamına gelir.
Gerçekte iki durum aynı anda yaşanıyordu.
Toplum bir yandan hastalıktan korkuyor ve cüzzamdan etkilenenleri şehirden uzaklaştırıyordu. Diğer yandan vakıflar, imaretler ve bireysel bağışlar aracılığıyla onların barınmasını ve temel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlıyordu.
Bu yaklaşım, dönemin tıp bilgisi ve toplumsal şartları içinde değerlendirilmelidir. Hastalığın nedeni, gerçek bulaşma yolları ve etkili tedavisi bilinmediği için tecrit, toplum sağlığını korumanın temel yolu olarak görülüyordu. Fakat tecrit yalnızca hastalığın yayılmasını önleme isteğinin değil, cüzzamın oluşturduğu korku ve damgalanmanın da sonucuydu.
Cumhuriyet döneminde Miskinler Tekkesi’ne ne oldu?
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Miskinler Tekkesi’nde yaşayanlar önce Toptaşı Hastanesi’ne nakledildi. Daha sonra, 1927 yılında Bakırköy Akıl, Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bünyesinde cüzzam tanısı alan kişiler için özel pavyonlar açıldı.
Bu kişilerin ruh ve sinir hastanelerinde barındırılması, ruhsal hastalıkları bulunduğu anlamına gelmiyordu. Bu tercih, o dönemde ayrı bakım kurumlarının yetersizliği ve hastaları toplumdan uzak tutma anlayışının devam etmesiyle ilişkiliydi.
Sakinleri taşındıktan sonra boş kalan Miskinler Tekkesi yangın geçirdi ve zaman içinde ortadan kalktı. Kaynaklar, yapıdan geriye II. Mahmud dönemindeki onarım sırasında yapılan çeşmenin kaldığını aktarıyor.
Binalar ortadan kaybolsa da cüzzamla birlikte gelişen korku, dışlama ve damgalama uzun süre varlığını sürdürdü.
Cüzzam günümüzde nasıl bir hastalık olarak biliniyor?
Dünya Sağlık Örgütüne göre cüzzam, başlıca Mycobacterium leprae adlı bakterinin yol açtığı kronik bir enfeksiyon hastalığıdır. Hastalık en çok deriyi, çevresel sinirleri, üst solunum yollarının iç yüzeyini ve gözleri etkileyebilir.
Bakteri çok yavaş çoğalır. Bu nedenle hastalık belirtileri temastan kısa süre sonra ortaya çıkmayabilir. Bilimsel değerlendirmelerde kuluçka süresinin çoğunlukla birkaç yıl olduğu, bazı kişilerde daha da uzayabildiği belirtiliyor.
Hastalığın en önemli özelliklerinden biri sinirleri etkileyebilmesidir. Duyu kaybı geliştiğinde kişi sıcaklığı, ağrıyı veya yaralanmayı fark edemeyebilir. Sinir hasarı nedeniyle gelişen duyu kaybı, fark edilmeyen ve tekrarlayan yaralanmaların zaman içinde kalıcı işlev kaybına yol açmasına neden olabilir.
Cüzzam nasıl bulaşır?
Cüzzam, halk arasında sanıldığı kadar kolay bulaşan bir hastalık değildir. Dünya Sağlık Örgütü, bulaşmanın tedavi edilmemiş bir kişiyle uzun süreli, yakın ve sık temas sırasında ağız ve burundan çıkan damlacıklar yoluyla gerçekleştiğinin düşünüldüğünü belirtiyor.
El sıkışmak, sarılmak, yan yana oturmak, konuşmak veya aynı sofrada yemek yemek gibi gündelik temasların hastalığı bulaştırması beklenmez.
Bakteriyle karşılaşan herkes hastalanmaz. Hastalığın ortaya çıkmasında kişinin bağışıklık yanıtı, temasın süresi ve çevresel koşullar birlikte rol oynayabilir.
Dünya Sağlık Örgütüne göre etkili tedavinin başlamasıyla bulaştırıcılık sona erer. Bu nedenle günümüzde cüzzam tanısı alan kişileri toplumdan uzaklaştırmak veya ailelerinden ayırmak bilimsel bir gereklilik değildir.
Hangi belirtiler gözden kaçabilir?
Cüzzamın erken belirtileri başka deri hastalıklarıyla karıştırılabilir. En dikkat çekici bulgu, açık renkli veya kızarık bir deri lekesinde duyu kaybı bulunmasıdır.
Şu belirtiler değerlendirme gerektirebilir:
Açık renkli veya kızarık deri lekesinde dokunma, sıcaklık ya da ağrı hissinin azalması
El ve ayaklarda açıklanamayan uyuşma veya karıncalanma
Çevresel sinirlerde kalınlaşma veya hassasiyet
Ellerde ya da ayaklarda kas güçsüzlüğü
Fark edilmeden oluşan tekrarlayıcı yaralar
Gözleri kapatmada güçlük veya gözle ilgili yeni sorunlar
Bu belirtiler tek başına cüzzam tanısı koydurmaz. Çok sayıda deri ve sinir hastalığı benzer yakınmalara yol açabilir. Tanı, klinik muayene ve gerekli görüldüğünde laboratuvar incelemeleriyle konulur.
Cüzzam tedavi edilebilir mi?
Cüzzam günümüzde tedavi edilebilen bir hastalıktır. Dünya Sağlık Örgütü, bakterinin direnç geliştirmesini önlemek ve enfeksiyonu ortadan kaldırmak amacıyla birden fazla antibiyotiğin birlikte kullanıldığı çoklu ilaç tedavisini öneriyor.
Tedavi süresi hastalığın türüne ve bakteri yüküne göre değişebilir. Tedavi kararının kişinin klinik durumuna göre hekim tarafından verilmesi gerekir.
Erken tanı ve tedavi, sinir hasarı ile kalıcı işlev kaybının önlenmesi açısından büyük önem taşır. Hastalık ilerledikten sonra enfeksiyon ortadan kaldırılsa bile daha önce oluşmuş sinir ve doku hasarlarının bir bölümü kalıcı olabilir.
Bu nedenle asıl tehlike, cüzzam tanısı alan bir kişiyle gündelik temas kurmak değil; belirtilerin damgalanma korkusuyla gizlenmesi ve tanının gecikmesidir.
Hastalık tedavi edilse de damgalanma sürebilir
Cüzzamın tıbbi tedavisi bulunmuş olsa da hastalığın toplumsal hafızadaki karşılığı kolay değişmedi. “Cüzzamlı” sözcüğü yüzyıllar boyunca yalnızca bir hastalığı değil; dışlanmış, korkulan ve toplumdan uzaklaştırılan kişiyi de ifade etti.
Günümüzde sağlık iletişiminde hastalığı kişinin kimliğine dönüştürmeyen bir dil kullanılması önem taşıyor. “Cüzzamlı” yerine “cüzzamdan etkilenen kişi” veya “lepra tanısı alan kişi” gibi ifadelerin tercih edilmesi, damgalanmanın azaltılmasına yardımcı olabilir.
Cüzzamın kolay bulaşmadığını, tedavi edilebildiğini ve tedavi gören kişilerin toplum içinde yaşamayı sürdürebileceğini bilmek, yüzyıllardır devam eden yanlış inanışların ortadan kaldırılması açısından önemlidir.
Miskinler Tekkesi bize ne anlatıyor?
Miskinler Tekkesi’nin hikâyesi, bir toplumun hastalık karşısında aynı anda hem koruyucu hem dışlayıcı olabileceğini gösteriyor.
Burada yaşayanlara yiyecek, giysi ve barınma imkânı sağlandı. Aileleriyle yaşayabilecekleri odalar, ibadet alanları ve günlük hayatlarını sürdürebilecekleri küçük bir düzen kuruldu. Ancak bütün bunlar, şehirden ve toplumdan ayrı yaşamak zorunda bırakıldıkları gerçeğini değiştirmiyordu.
Bugün cüzzamın nedenini, bulaşma biçimini ve tedavisini biliyoruz. Artık hastaları duvarların arkasına yerleştirmek gerekmiyor. Ancak hastalıkla ilgili yanlış bilgi ve damgalanma, yeni ve görünmez duvarlar kurabiliyor.
Miskinler Tekkesi’nden geriye kalan en önemli ders belki de şudur: Bir hastalıkla mücadele yalnızca mikrobu ortadan kaldırmakla tamamlanmaz. Hastanın toplumdaki yerini, insanlık onurunu ve yaşama katılma hakkını korumak da tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır.
KAYNAKLAR
TDV İslâm Ansiklopedisi – Miskinler Tekkesi – Nuran Yıldırım – 2020
Uluslararası Üsküdar Sempozyumu IV Bildirileri – Üsküdar Miskinler Tekkesi – Nil Sarı ve Ümit Emrah Kurt – 2007
Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi – Hastalık, Stigmatizasyon ve Yoksulluk: Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet’e Cüzzamlı Dilenciler – Murat Yolun – 2024 – DOI: 10.15182/diclesosbed.1415315
Vakıflar Dergisi – Osmanlı Döneminde Cüzzamlıların Tecrit Edildiği Miskinler Tekkesi’nin Konya Örneği – Hamit Şafakçı – 2018 – DOI: 10.16971/vakiflar.506572
Nature Reviews Disease Primers – Leprosy – Marlous L. Grijsen ve çalışma arkadaşları – 2024 – DOI: 10.1038/s41572-024-00575-1
Dünya Sağlık Örgütü – Leprosy Bilgi Notu – 2026
Dünya Sağlık Örgütü – Towards Zero Leprosy: Global Leprosy Strategy 2021–2030 – 2021
İstanbul’da Cüzzamlılar Neden Şehrin Dışında Yaşıyordu? Miskinler Tekkesi’nin Hikâyesi
Üsküdar’daki Miskinler Tekkesi, cüzzamdan etkilenenleri şehirden ayırırken onlara barınma ve geçim imkânı da sunuyordu. Yapı, hastalık kadar damgalanmanın da hayatı nasıl kuşattığını gösteriyor.
Yorumlar




