Bir sabah kapınızı çalan kargo görevlisinin elindeki küçük paketin, kalbinize, hormonlarınıza ya da çocuğunuzun geleceğine dokunabileceğini hiç düşündünüz mü? Ucuz diye sepete atılan bir krem, bir oyuncak ya da bir gıda takviyesi, aslında görünmez bir kimya laboratuvarı gibi evlerimize sızıyordu. İşte bu yüzden, yurt dışından gelen ürünlerde 30 Euro’luk muafiyet sınırının kaldırılması sadece bir ticaret kararı değil, sessiz ama güçlü bir halk sağlığı hamlesidir.

Yıllardır “özgür alışveriş” masalıyla büyütülen bir düzenin içindeydik. Uzak bir ülkeden, üç tıkla alınan ürünler, ne Türk mevzuatına ne Avrupa standartlarına ne de Sağlık Bakanlığı’nın denetim süzgecine takılıyordu. Ucuzdu, hızlıydı, cazipti. Ama aynı zamanda karanlıktı. İçinde ne olduğu belirsiz kozmetikler, CE belgesi bile olmayan oyuncaklar, bitkisel diye satılan ama farmakolojik etki gösteren kapsüller, adeta bir Truva atı gibi ülkeye giriyordu. Kapalı kapılar ardında bedenlerimizde açılan hasarı ise ne kargo firmaları ne de alışveriş siteleri görüyordu.

Bugün bu 30 Euro duvarının yıkılmasıyla, aslında yeni bir duvar örüyoruz. Sağlığımızı koruyan bir duvar. “Serbest ticaret” adına çocuklarımızın cildine sürülen kimyasalların, annelerimizin kullandığı sahte vitaminlerin, gençlerin yuttuğu bilinmez hapların önüne set çekiyoruz. Dünya Sağlık Örgütü yıllardır kozmetik ve takviye pazarındaki sahte ve standart dışı ürünlerin küresel bir sağlık tehdidi olduğunu söylüyor. Avrupa Birliği’nin RAPEX sistemi her yıl binlerce güvensiz ürünü piyasadan topluyor. Biz ise uzun süre bu dalgayı seyrettik, ta ki o dalga evlerimizin salonuna kadar gelene kadar.

Bir hekim ve sağlık habercisi olarak şunu çok net gördüm: Kliniklere gelen birçok alerji, hormonal bozukluk, cilt yanığı ya da karaciğer hasarının arkasında “internetten aldım” cümlesi yatıyor. Bir anne, bebeği için aldığı yabancı menşeli bir krem yüzünden günlerce yoğun bakım kapısında bekliyor. Bir genç, “doğal” diye sipariş ettiği zayıflama ürününün kalp ritmini bozmasıyla acile düşüyor. Bunlar istatistik değil, yaşayan hikâyeler. Ve bu hikâyelerin çoğu, gümrükte hiçbir denetime takılmayan küçük paketlerle başlıyor.

30 Euro sınırı, işte bu küçük paketlerin kontrolsüzlüğüne vurulan bir mühürdür. Artık her ürün, bedeli ne olursa olsun, ülkeye girerken bir süzgeçten geçecek. İçeriği, belgesi, güvenliği sorgulanacak. Bu, tüketici için belki birkaç gün gecikme, belki birkaç lira fazla maliyet demek. Ama karşılığında alınan şey, ölçülemez bir kazanç: Sağlık.

Elbette bu karar sadece sağlıkla ilgili değil. Aynı zamanda yerli üreticinin, eczacının, medikal tedarikçinin de nefes alması demek. Yurt içinde ruhsatlı, vergisini ödeyen, denetlenen firmalar varken; kim olduğu belirsiz satıcıların, merdiven altı üreticilerin pazarı ele geçirmesi adil değildi. Ucuzluk, çoğu zaman kalitenin değil, sorumsuzluğun işaretiydi. Şimdi oyun biraz daha eşit, biraz daha temiz.

Bazıları “özgürlükler kısıtlanıyor” diyecek. Oysa gerçek özgürlük, ne yediğini, ne sürdüğünü, ne yuttuğunu bilerek yaşamaktır. Gümrükte denetlenen bir ürün, devletin vatandaşına uzattığı bir güvenlik kemeridir. Kimse emniyet kemerini takınca özgürlüğünün kısıtlandığını söylemez; tam tersine, hayatta kalma ihtimalinin arttığını bilir. 30 Euro kuralı da tam olarak budur: Bir güvenlik kemeri.

Bu kararın en büyük kazanımı ise uzun vadede ortaya çıkacak. Bugün engellenen her güvensiz ürün, yarın hastaneye düşmeyen bir çocuk, ilaç kullanmak zorunda kalmayan bir genç, kronik bir hastalıkla yaşamayan bir yetişkin demek. Sağlık sistemi, hastalık üreten bir ithalat selinden korunmuş olacak. Bu, bütçeden tasarruf değil, hayattan tasarruftur.

Şimdi bize düşen, bu kararı kuru bir mevzuat değişikliği olarak değil, bir toplumsal bilinç sıçraması olarak görmek. Daha bilinçli tüketmek, “ucuz” kelimesinin arkasındaki bedeli sorgulamak, sağlığımızı indirim kuponlarına teslim etmemek. Çünkü bedenimiz, bir alışveriş sepetinden çok daha değerlidir.

Son sözüm şu: Gümrük kapılarında yükselen bu yeni duvar, bizi dünyadan koparmıyor; bizi daha güvenli bir dünyaya bağlıyor. Soru basit ama hayati: Üç kuruş ucuza aldığımız bir ürün için, sağlığımızdan gerçekten vazgeçmeye hazır mıyız? Eğer cevabımız hayırsa, bu 30 Euro’luk sınır değil, aslında bir 30 Euro’luk kurtuluş kapısıdır.