İstanbul'un işgalinin en hararetli günlerinde, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane öğrencileri işgale direnerek okullarını İngilizlere teslim etmediler. Ancak Şubat 1919'da okula zorla girildi ve İngilizler tarafından karargâh olarak kullanılmaya başlandı. Tıp öğrencileri işgali protesto ederken, 3. sınıf öğrencilerinden, Kafkas göçmeni bir ailenin oğlu olan 18 yaşındaki Hikmet ve arkadaşları, okulun iki kulesi arasına dev bir Türk bayrağı asarak bağımsızlık fitilini ateşledi. İçi vatan sevgisiyle dolu genç tıbbiyelilerin attığı bu kor, daha sonra büyüyerek devasa bir ateşe dönüştü.
Mustafa Kemal Paşa'nın öncülüğünde Sivas'ta toplanan kongreye katılan 40 delegeden biri de Tıbbiyeli Hikmet'ti. Sivas Kongresi olumsuzluklarla başlamıştı; birçok delege bağımsızlık mücadelesinin başarılı olacağına inanmıyor, kurtuluş için ABD veya İngiliz himayesi istiyordu. Kongredeki bu olumsuz havayı dağıtan ve delegeleri kendine getiren, 18 yaşındaki Tıbbiyeli Hikmet oldu. Hikmet heyecanla ayağa kalkarak vatanı öyle ateşli savundu ki, bir ara söz alarak Mustafa Kemal Paşa'ya ve salondakilere şunları söyledi:
"Murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih ederiz. Farz-ı mahal, manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal'i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel'in ederiz."
Böyle ateşli bir söylemle konuşan delikanlının sözleri salonda inanılmaz bir ortam yarattı; öyle ki bazı delegeler şaşkınlıklarını gizleyemedi. Mustafa Kemal Paşa soğukkanlılıkla şu karşılığı verdi:
"Arkadaşlar, gençliğe bakın, Türk milli bünyesindeki asaletin ifadesine dikkat edin. Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır. Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi, mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklâl ya ölüm!"
Ardından delegelere dönerek, "Beyler, gördünüz mü? Muhtaç olunan kudret gençliğin asil kanında zaten mevcut." dedi ve Tıbbiyeli Hikmet'i alnından öptü. Kongrede söylenen bu sözler, daha sonra Atatürk'ün Nutuk'unun sonundaki Gençliğe Hitabe'de "...muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur." cümlesiyle tüm gençliğe yol gösterici oldu.
Tıbbiyeli Hikmet, o gün ne dediyse her daim sözlerinin arkasında durdu. Kurtuluş Savaşı'nda doktor olarak görev aldı ve İzmir'e ilk giren birliğin doktorluğunu yaptı. Daha sonra genel cerrah olan ve Boran soyadını alan Hikmet Bey, kendini vatanına ve milletine adayarak çalıştı. Tabip Yarbay Hikmet Boran, 1944 yılında Sarıkamış'ta karda mahsur kalan Mehmetçikleri kurtarmaya çalışırken ciğerlerini üşüterek verem hastalığına yakalandı ve 1945 yılında tedavi gördüğü İstanbul'daki Sanatoryum Hastanesi'nde 44 yaşında hakkın rahmetine kavuştu.
14 Mart Tıp Bayramı'mızın kısaca öyküsü budur. Bu öyküde aslında bir adanmışlığın hikâyesi vardır: Kendisini vatanına ve milletine adayan, o kutlu ülkü uğruna canından bile vazgeçen Hikmet ve Hikmet gibilerin hikâyesi...
Cumhurbaşkanımızın bir sözüyle harekete geçip üniversitemizi şimdiki hâline getiren kurucu rektörümüz Prof. Dr. Cevdet Erdöl hocamız ve aldığı bayrağı daha da yukarılara taşımak için gece gündüz çalışan Prof. Dr. Kemalettin Aydın hocamız başta olmak üzere; tıbbiyeli meslek büyüğümüz Hikmet Boran'ın yolunda ve izinde giden, o ruhu yaşatan, kendini üniversitemize adayan, üniversitemize bağlı fakülte ve yüksekokullarda bu bilinçle çalışan tüm Sağlık Bilimleri Üniversitelilerin 14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun. Bir Hikmet Boran ölür, bin Hikmet Boran dirilir.