Anatomi kitabını açtığınızda mutlaka göze çarpan bir terim vardır: sella turcica.
Neden “Türk eyerı”? İnsan kafatasında yer alan bir anatomik yapıya neden böyle bir isim verilmiş olabilir?
Bu sorular, hem anatomiyi anlamak isteyen herkes için hem de tıp öğrencileri için doğal bir merak uyandırır.
Bu sorunun cevabı, aslında tamamen görsel bir benzetmeye dayanıyor. Sella turcica, kafatasının tabanında, sfenoid kemik üzerinde yer alan kemiksi bir çöküntüdür ve hipofiz bezini barındırır. 16. yüzyılda Avrupalı anatomistler, yeni keşfettikleri bu yapıyı tanımlarken Osmanlı döneminde kullanılan Türk at eyerlerine benzettiler. Yan profilden bakıldığında, çöküntünün ön ve arka kısımları, Türk yehərinin yükseltilmiş uçlarını anımsatıyordu. Bu nedenle “Türk” kelimesi burada etnik ya da coğrafi bir anlam taşımıyor.yapının şekliyle ilgili bir referans niteliğinde. Bu, dönemin bilim insanlarının, gördükleri karmaşık yapıları tanımlarken günlük yaşam nesnelerinden nasıl ilham aldığını gösteren ilginç bir örnektir.
Sella turcica, hipofiz bezinin yer aldığı koruyucu bir kemik yapı olmasının yanı sıra, görme sinirleri ve büyük damarlarla olan yakın ilişkisi nedeniyle klinik açıdan hassas bir bölgedir. Bu alanda hipofiz dokusunda ya da çevre yapılarda meydana gelen hafif yapısal değişiklikler, hormonal düzenin bozulmasına, görme alanı kayıplarına ve bazı hastalarda baş ağrısı ya da nörolojik bulguların ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle radyolojik değerlendirmelerde sella turcica’nın boyutları ve şekil özellikleri ayrıntılı olarak incelenir. Özellikle hipofiz adenomları, kistik oluşumlar ve doğumsal varyasyonlar araştırılırken, normal anatomik sınırlar temel referans olarak kabul edilir. Bu yönüyle sella turcica, yalnızca anatomik bir çöküntü değil, tanı ve tedavi sürecinde belirleyici bir anatomik göstergedir.
Neden bu yapıya “Türk eyerı” denmiş, ama bir Türk bilim insanıyla bağlantılı değil?
Bu terim, ilk olarak ünlü anatomist Andreas Vesalius ve onun takipçileri tarafından bilimsel literatüre kazandırılmıştır. “Türk” ifadesi, o dönemde Osmanlı kültürünün Avrupa’da ne kadar tanındığını ve anatomistlerin günlük yaşamda gözlemledikleri nesneleri bilimsel açıklamalarda analog olarak kullandıklarını gösterir. Yani adın kendisi, keşiften ziyade kültürel ve görsel bir referanstır. Bu, aynı zamanda tıp tarihi açısından da ilginçtir; çünkü bilim insanlarının gözlemlerini, sadece göz önünde gördükleri biyolojik gerçeklerle değil, kültürel imgelerle birleştirdiğini gösterir.
Sella turcica, hem anatomi hem de klinik açıdan çok katmanlı bir öneme sahiptir. Hipofizin bulunduğu alanın ölçü ve şeklinin doğru değerlendirilmesi, hormonal bozuklukların teşhisinde, hipofiz adenomlarının tanısında ve nörolojik sorunların takibinde kritik rol oynar. Örneğin, sella turcica’nın aşırı genişlemesi veya şekil bozuklukları, genetik sendromlar, tümörler veya hormon dengesizlikleri hakkında erken ipuçları verebilir., Modern görüntüleme teknikleri, bu yapının detaylı anatomik haritasını çıkararak, cerrahlar ve endokrinologlar için güvenli ve etkili tedavi planları oluşturulmasına olanak tanır.
Aynı zamanda sella turcica’nın önemi yalnızca klinik boyutla sınırlı değildir. tarih ve anatomi açısından da dikkat çekici bir konuma sahiptir. Bu yapının adı ve biçimi, anatomi biliminin tarihsel gelişimini, kültürel etkileri ve bilim insanlarının gözlem yaklaşımlarını anlamamıza katkı sağlar. Benim fikrimce, “Türk eyeri” gibi dikkat çekici bir adlandırma, anatomik bir yapıyı tanımlamanın ötesine geçerek, bilim ile kültürün kesiştiği noktayı da gözler önüne serer.
Böylece sella turcica, hem adıyla merak uyandıran, hem anatomik ve klinik açıdan kritik, hem de tarihsel ve kültürel açıdan öğretici bir yapı olarak karşımıza çıkar. Bu yapı, insan vücudunu anlamaya çalışan herkes için sadece bir kemik çöküntüsü değil, bilgi, tarih ve tıp pratiğinin birleştiği bir simge olarak değerlidir.