Hiç düşündünüz mü, hayat bazen bizi iki farklı yolun önünde bırakır mı? Biri aklın seçimi oluyor,, diğeri ise içimizde sessizce varlığını sürdüren bir his. Bazen bu his yıllarca konuşmaz, ama bir an gelir ve sessizce kendini hatırlatır. Benim için bu his müzikti. Eğer bugün doktor olmasaydım, belki ellerim hâlâ dillerin üzerinde hareket eder, seslerle konuşurdu. Bu, seçilmemiş ikinci yolumdur. Ama ben artık tıp öğrencisiyim ve bu yol bilinçli olarak seçildi. Buna rağmen müzik içimde kaybolmuyor; aksine, tıbbi düşüncemin bir parçasına dönüşüyor.
Peki bu iki alan—müzik ve tıp—gerçekten bu kadar mı uzak? Yoksa her ikisi insanı aynı noktada, sağlık anlayışında mı birleştiriyor?
Düşünüyorum ki, günümüzde modern tıpta sağlık anlayışına bakış artık değişmiş durumda. Sağlık yalnızca fiziksel göstergelerle sınırlı değil; insanın psikolojik durumu ve sosyal refahı da bu anlayışın önemli bir parçası. Dünya Sağlık Örgütü de sağlığı tam olarak bu üç faktörün birleşimi olarak açıklıyor. Bu yaklaşımda müziğin rolü özellikle dikkat çekiyor. Araştırmalar gösteriyor ki, müzik doğrudan sinir sistemini etkiliyor. Sakin ve uyumlu melodiler vücutta rahatlama sağlıyor, kalp atışlarını yavaşlatıyor, kan basıncını düşürüyor ve stres hormonlarının, özellikle kortizolün seviyesini azaltıyor. Bu nedenle, tüm bu etkiler hem fiziksel hem de ruhsal sağlık için faydalı ve müzik tıpta giderek daha önemli bir rol oynuyor.
Peki bu etki nasıl oluşuyor?
Müzik beynin limbik sistemine, yani duyguların yönetildiği merkeze etki ediyor. Fonksiyonel MR araştırmaları, müzik dinlendiğinde beyinde dopamin salgısının arttığını gösteriyor. Bu artışın ağrı hissini azalttığı ve duygusal rahatlık sağladığı gözlemleniyor. Kendi anlayışıma göre, bu etkiler insanın psikolojik durumunu olumlu yönde etkiliyor. Düşünüyorum ki, bu yüzden müzik terapisi psikosomatik hastalıklarda, depresyon ve anksiyete bozukluklarında ve kronik ağrı sendromlarında yardımcı bir tedavi yöntemi olarak uygulanıyor. Bana göre, bu yaklaşım modern tıbbın insanı bütüncül değerlendirme ilkesine de uyuyor ve müziğin tedavi sürecindeki yeri giderek daha da önem kazanıyor.
Ancak müziğin etkisi sadece dinlemekle sınırlı değil. Aktif müzik etkinliği, yani icra süreci, beynin daha geniş bölgelerini çalıştırıyor. Motor korteks, sensör alanlar ve bilişsel merkezler aynı anda aktif hale geliyor. Eller ritmik hareket ettikçe solunum düzenleniyor, dikkat tek bir noktaya odaklanıyor ve içsel gerginlik azalıyor. Bazen sözlerle ifade edilemeyen duygular parmakların hareketinde sakinleşiyor, düşünceler yavaşlıyor ve kişi içsel bir denge buluyor.
Tıpta bu durum “psikolojik adaptasyon” olarak biliniyor. Yani kişi stresli bir durumu değiştiremese bile ona verdiği tepkiyi değiştirebiliyor. Müzik tam bu noktada önemli bir rol oynuyor: Gerçekliği değiştirmiyor, ama insanın gerçekle başa çıkma gücünü artırıyor. Askeri tıp ve genel olarak yoğun tıbbi ortamda bu etki daha da kritik oluyor. Çünkü burada sadece hastalar değil, sağlık personeli de sürekli psikolojik yük altında.
İnsan sözle ifade edemediği duyguları müzik aracılığıyla ortaya çıkarabilir mi? İnsanları iyileştirmek için yalnızca reçete yeterli değilse, bu noktada müziğin önemi ne kadar büyüktür?
Benim için müziğin tıptaki yerini anlamak yalnızca bilimsel bir meraktan kaynaklanmıyor. Bu, içsel deneyimle bilimsel bilginin kesiştiği nokta. Seçilmemiş ikinci yolum—müzik—bugün seçtiğim yol olan tıpta yeni bir anlam kazanıyor. Müziğe uzaklaşmak, etkisini azaltmadı; aksine, insanın yalnızca organlardan ibaret olmadığını daha net gösterdi.
Sonuç olarak, müzik tıpta alternatif değil, tamamlayıcı bir güçtür. İlaçların yerine geçmez, ama tedavi sürecini daha insancıl kılar. Doktor olmak sadece hastalığı teşhis etmek ve tedavi etmek değildir; doktor olmak insanı bütün olarak görmek demektir. Belki de bu nedenle içimde kalan o ikinci yol, bugün beni daha iyi bir tıp öğrencisi olmaya yaklaştırıyor. Çünkü bazen insanı iyileştirmek için reçete yeterli değildir; bazen sakin bir melodi, sessiz bir ritim, insanın ruhuna dokunan bir an yeterlidir.