Sanal gerçeklik (Virtual Reality, VR), kişinin bir başlık aracılığıyla üç boyutlu bir ortama girmiş gibi hissetmesini sağlayan, görüntü ve sesle deneyimi yoğunlaştıran bir teknolojidir. Psikoterapi bağlamında VR, terapinin yerini alan ayrı bir yöntem olmaktan çok, terapide hâlihazırda kullanılan teknikleri daha kontrollü, güvenli ve ölçülebilir hâle getiren bir araç olarak değerlendirilmelidir. Özellikle kaygı ve kaçınmanın yüksek olduğu durumlarda, danışanın konuşabildiği ancak gerçek yaşamda yaklaşmakta zorlandığı sahneleri seans odasında, terapistin rehberliğinde deneyimleyebilmesi önemli bir klinik avantaj sunar.

VR’nin psikoterapideki en güçlü kullanım alanı, VR destekli maruziyet terapisi olarak bilinen yaklaşımdır. Maruziyet, korku ve kaygıyı sürdüren kaçınma döngüsünü kırmayı hedefler; kişi zorlandığı uyaranla planlı, kademeli ve kontrollü biçimde temas eder. VR’nin sağladığı temel fark, gerçek hayatta kurulması güç olan durumların klinik ortamda yeniden üretilebilmesidir. Kalabalıklar, topluluk önünde konuşma, uçuş, yükseklik, asansör ya da kapalı alan gibi senaryolar terapötik çerçevede çalışılabilir; yoğunluk terapistin kontrolünde ayarlanabilir; seans içinde durdurulabilir, geri alınabilir ve yeniden başlatılabilir. Bu kontrol hissi, özellikle sürece başlamanın dahi zor olduğu danışanlarda terapötik ilerlemeyi mümkün kılan önemli bir eşik oluşturur.

Araştırma bulguları, kaygı bozuklukları ve ilişkili alanlarda VR destekli maruziyetin etkisini destekleyen bir kanıt birikimine işaret etmektedir. Randomize kontrollü çalışmaları bir araya getiren meta-analizler, VR maruziyetin özellikle özgül fobiler ile sosyal kaygı ve performans kaygısı gibi alanlarda semptomlarda anlamlı iyileşmeler sağlayabildiğini göstermektedir. Bazı çalışmalarda, gerçek yaşam maruziyetine yakın sonuçların elde edilebildiği de bildirilmektedir. Sosyal kaygı özelinde yayımlanan meta-analizlerde ise VR maruziyetin bekleme listesi gibi pasif karşılaştırmalara kıyasla belirgin fayda sunduğu; aktif tedavilerle karşılaştırıldığında etkinliğin, uygulama kalitesi, senaryo çeşitliliği ve protokol standardizasyonu gibi faktörlere daha duyarlı olduğu vurgulanmaktadır.

Travma sonrası stres bozukluğu alanında VR maruziyet çalışmalarının dayandığı literatür daha sınırlıdır ve bulgular kaygı bozukluklarına kıyasla daha temkinli yorumlanmaktadır. Mevcut meta-analizler, VR maruziyetin bazı karşılaştırmalara göre fayda sağlayabildiğini ortaya koysa da, örneklem büyüklükleri ve çalışma tasarımlarındaki farklılıklar nedeniyle her danışan için aynı netlikte bir sonuç tablosu çizilemediğine dikkat çekmektedir. Bu nedenle PTSD’de VR uygulamaları, kapsamlı bir klinik değerlendirme, stabilizasyon süreci, duygu düzenleme becerilerinin güçlendirilmesi ve dikkatle planlanmış bir maruziyet hiyerarşisiyle birlikte ele alındığında daha güvenli ve anlamlı bir çerçeveye oturmaktadır.

Depresyon alanında VR uygulamaları tek bir doğrultuda ilerlememektedir. Bazı yaklaşımlar VR ortamında davranışsal aktivasyonu hedeflerken, bazıları dikkat ve duygu düzenleme becerilerini geliştirmeyi, bazıları ise VR tabanlı yapılandırılmış bilişsel davranışçı müdahaleleri ön plana çıkarmaktadır. Güncel derleme ve sentez çalışmalarında, VR temelli müdahalelerin depresif belirtileri azaltmaya yardımcı olabildiğine dair birikim olduğu görülmekle birlikte, müdahalelerin türü ve kalite düzeylerindeki farklılıklar nedeniyle standardizasyon ihtiyacının devam ettiği de vurgulanmaktadır.

Uygulama pratiğinde VR genellikle kısa ve yapılandırılmış bir hazırlık süreciyle başlar. Hedef netleştirilir, danışana deneyimin nasıl ilerleyeceği anlatılır ve istediği anda süreci durdurma hakkı açık biçimde belirtilir. Ardından senaryo en düşük yoğunluktan başlatılır ve danışanın bedensel tepkileri, otomatik düşünceleri ve güvenlik davranışları seans boyunca birlikte izlenir. Buradaki amaç danışanı zorlayarak dayanmasını sağlamak değil; ortaya çıkan duygu ve düşünceleri yönetebileceğini deneyimlemesine imkân tanımaktır. Bu nedenle VR’nin terapötik etkisi çoğu zaman teknolojinin görselliğinden değil, terapistin kurduğu klinik çerçeveden beslenir. Hiyerarşi oluşturma, ölçüm, geri bildirim, ev ödevleri ve genelleme planı bu çerçevenin temel bileşenleridir.

VR her danışan için uygun bir araç değildir. Bazı bireylerde baş dönmesi, bulantı ya da göz yorgunluğu gibi tolere etme güçlükleri görülebilir; bazı klinik tablolarda ise, özellikle yoğun dissosiyatif belirtiler varlığında, çok daha dikkatli ilerlemek gerekebilir. Bu nedenle VR, herkese aynı biçimde uygulanacak bir standart değil; doğru danışanda, doğru hedefle ve uygun dozda kullanıldığında psikoterapinin etkisini güçlendiren bir araç olarak ele alınmalıdır.

Sonuç olarak VR, psikoterapide özellikle maruziyet temelli çalışmalarda güçlü bir kanıt hattına sahiptir. Sosyal kaygı ve özgül fobilerde sunduğu kontrollü pratik alanı sayesinde kaçınmayı azaltma ve beceri geliştirme sürecini destekleyebilir. Depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu gibi alanlarda da fayda potansiyeli taşıyan uygulamalar artmakla birlikte, en etkili sonuçlar VR’nin tek başına değil, iyi yapılandırılmış bir psikoterapi planının parçası olarak kullanılmasıyla elde edilmektedir.