Yüzyıllar boyunca kanın karaciğerde üretildiğine, dokular tarafından tüketildiğine ve kalbin iki yarısı arasında görünmez gözeneklerden geçtiğine inanıldı. William Harvey kalbi çalışırken izledi, damarları bağladı, kanın yönünü takip etti ve eski tıbbın en güçlü kabullerinden birini deneyle yıktı. Onun çalışması yalnızca kan dolaşımını açıklamadı; modern fizyolojinin gözlem, deney ve hesaplamaya dayanan düşünme biçimini de kurdu.

Bir insanın kalbi, yaşamı boyunca milyarlarca kez kasılır.

Her atımda kanı akciğerlere, beyne, kaslara ve bedenin en uzak dokularına doğru iter. Bugün bu bilgi bize sıradan görünebilir. Oysa yüzyıllar boyunca hekimler kanın kapalı bir sistem içinde sürekli dolaştığını bilmiyordu.

Kalp, farklı kültürlerde duyguların, ruhun ve yaşamın merkezi olarak görülüyordu. Ancak nasıl çalıştığı, kanı hangi yönde gönderdiği ve atardamarlarla toplardamarların neden farklı yapıda olduğu tam olarak anlaşılamamıştı.

William Harvey bu gizemi çözmek için yalnızca eski kitapları okumadı.

Kalbi çalışırken izledi.

Damarları parmaklarıyla sıkıştırdı.

Hayvanların göğsünü açarak kalbin kasılma sırasını takip etti.

Sonra gözlemlerini sayılarla sınadı.

Ortaya çıkan sonuç, tıp tarihinin en büyük dönüşümlerinden birini başlattı.

Galen’in Bin Yıllık Dünyası

Harvey’den önce Avrupa tıbbının dolaşıma ilişkin temel görüşleri, ikinci yüzyılda yaşamış Galen’in öğretilerine dayanıyordu.

Galen’e göre besinlerden oluşan kan karaciğerde üretiliyor, toplardamarlarla organlara dağılıyor ve dokular tarafından tüketiliyordu. Kalbin sağ tarafındaki kanın bir bölümünün, iki karıncık arasındaki duvarda bulunduğu varsayılan görünmez gözeneklerden sol tarafa geçtiği düşünülüyordu.

Burada akciğerlerden gelen havayla karışan kan, yaşamsal bir nitelik kazanıyordu. Atardamarlar ve toplardamarlar ise büyük ölçüde ayrı çalışan iki sistem olarak kabul ediliyordu.

Müfide Küley: Tıbbiyenin Kapısından Kürsüye Yürüyen Kadın
Müfide Küley: Tıbbiyenin Kapısından Kürsüye Yürüyen Kadın
İçeriği Görüntüle

Bu görüş bütünüyle sorgulanmamış değildi.

On üçüncü yüzyılda İbnü’n-Nefîs, kalbin iki karıncığı arasında kanın geçebileceği gözenekler bulunmadığını savunmuş ve kanın sağ kalpten akciğerlere giderek sol kalbe döndüğünü açıklamıştı. On altıncı yüzyılda Michael Servetus ve Realdo Colombo da küçük dolaşıma ilişkin önemli görüşler ortaya koydu.

Harvey’in başarısı, kendisinden önceki katkıları yok sayarak kanı ilk kez fark etmek değildi. Onun asıl önemi; kalbi, akciğerleri, atardamarları ve toplardamarları tek bir kesintisiz sistem içinde açıklaması ve bu görüşü karşılaştırmalı gözlemler, tekrarlanabilir deneyler ve nicel hesaplarla desteklemesiydi.

Folkestone’dan Padua’ya

William Harvey, 1 Nisan 1578’de İngiltere’nin Kent bölgesindeki Folkestone’da doğdu. Dönemin bazı kayıtları doğum tarihini 1 ya da 2 Nisan olarak verse de 1 Nisan yaygın biçimde kabul edilir.

Ailenin en büyük oğluydu. Babası Thomas Harvey, kendi arazisini işleten, maddi durumu iyi bir çiftçi ve arazi sahibiydi. William on yaşındayken Canterbury’deki King’s School’a gönderildi; burada Latince ve Yunanca öğrendi.

1593’te Cambridge Üniversitesine bağlı Gonville and Caius College’a girdi. 1597’de Bachelor of Arts derecesini aldı ve tıp eğitimi için Avrupa’ya yöneldi. Fransa ve Almanya üzerinden dönemin en güçlü tıp merkezlerinden biri olan Padua Üniversitesine gitti.

Padua yalnızca eski metinlerin okutulduğu bir okul değildi. Anatomi salonları, insan diseksiyonları ve doğrudan gözleme dayanan yaklaşımıyla Avrupa tıbbının en canlı merkezlerinden biriydi.

Harvey burada ünlü anatomist Hieronymus Fabricius’un öğrencisi oldu.

Fabricius, toplardamarların içinde kapakçıklar bulunduğunu ayrıntılı biçimde göstermişti. Fakat bu yapıların kan akımındaki gerçek görevini açıklayamamıştı. Harvey yıllar sonra, hocasının tarif ettiği kapakçıkların kanın kalbe doğru ilerlemesine izin verdiğini ve ters yöndeki hareketi engellediğini gösterecekti.

Harvey, 25 Nisan 1602’de Padua’dan tıp doktoru olarak mezun oldu. İngiltere’ye döndükten sonra derecesini Cambridge’de tanıttı ve Londra’ya yerleşti.

1604’te hekim Lancelot Browne’ın kızı Elizabeth Browne ile evlendi. Aynı yıl Londra Hekimler Kolejine aday üye olarak kabul edildi; 1607’de kolejin tam üyeliğine seçildi. 1609’da St Bartholomew’s Hospital’da hekimlik görevine başladı.

Ders Kürsüsünde Olgunlaşan Fikir

Harvey, 1615’te Lumleian öğretim görevliliğine getirildi ve Nisan 1616’da anatomi derslerine başladı.

Günümüze ulaşan ders notları, o yıllarda kalbin hareketleri ve damarların yapısı üzerine yoğun biçimde düşündüğünü gösterir. Ancak kanın kesintisiz bir çember içinde dolaştığına ilişkin kuramının 1616’da bütünüyle tamamlandığını söylemek doğru değildir.

Harvey sonraki yıllarda gözlemlerini derinleştirdi, damar bağlama deneylerini geliştirdi ve farklı canlılar üzerinde çalıştı. 1628 tarihli kitabının önsözünde, dolaşıma ilişkin görüşlerini dokuz yılı aşkın süredir meslektaşlarına gösterdiğini, yeni kanıtlarla desteklediğini ve yöneltilen itirazlara cevap verdiğini belirtecekti.

Kalbin hareketi canlı memelilerde çok hızlı olduğu için anlaşılması güçtü. Harvey bu nedenle kalbi daha yavaş atan balıklar, yılanlar, kurbağalar ve başka soğukkanlı hayvanlar üzerinde gözlem yaptı. Farklı türleri ve gelişim evrelerini karşılaştırdı.

Kalbin gevşeme ve kasılma anlarını ayırdı. Kulakçıkların önce, karıncıkların sonra kasıldığını gördü. Kalbin kanı içine çeken pasif bir yapı değil, kasılarak kanı ileri iten etkin bir pompa olduğunu ortaya koydu.

Bir atardamar kesildiğinde kanın kalbin kasılmasıyla eş zamanlı olarak ileri fışkırması, bu görüşün en açık kanıtlarından biriydi.

Damar Bağlama Deneyleri

Harvey’in en güçlü kanıtlarından biri, insan kolunda yaptığı damar bağlama deneyleriydi.

Kolun üst bölümüne çok sıkı bir bağ uygulandığında aşağıdaki atardamar nabzı kayboluyor, el soluyor ve kanın kalpten kola ulaşması engelleniyordu.

Bağ biraz gevşetildiğinde atardamar akımı devam ediyor, fakat toplardamar dönüşü zorlaşıyordu. Bu kez toplardamarlar belirginleşiyor ve kol şişiyordu.

Harvey, belirginleşen bir toplardamarın üzerine parmağıyla bastırarak damardaki kanı belirli bir yönde boşalttı. Damarın yeniden doluş biçimi, kapakçıkların kanı çevreden kalbe doğru yönlendirdiğini gösteriyordu. Ters yöndeki hareket ise kapakçıklar tarafından engelleniyordu.

Bu basit görünen deney büyük bir soruyu doğurdu:

Kan toplardamarlarla sürekli kalbe dönüyorsa, kalpten yeniden nereye gidiyordu?

Cevap atardamarlardaydı.

Kalbin kasılmasıyla kan atardamarlara gönderiliyor, dokulara ulaşıyor ve ardından toplardamarlarla yeniden kalbe dönüyordu. Harvey, kanın atardamarlardan toplardamarlara dokuların içinde gerçekleşen görünmez bir geçişle ulaştığını düşünüyordu.

Bu geçişin anatomik yapısını doğrudan gösteremedi. Dönemin büyütme araçları, damarların dokular içindeki en ince uzantılarını görmesine imkân vermiyordu. Ancak kanın atardamar sisteminden toplardamar sistemine geçtiğini, dolaşımın zorunlu bir sonucu olarak ortaya koydu.

Eski Teoriyi Yıkan Hesap

Harvey yalnızca gözlem yapmadı; sayıları da kullandı.

Kalbin her kasılmada belirli miktarda kanı dışarı attığını kabul etti. Bu miktarı olduğundan düşük tahmin edip dakikadaki atım sayısını temkinli alsa bile, kısa sürede kalpten geçen toplam kan miktarı bedenin bütün kan hacmini aşacaktı.

Galen’in görüşü doğru olsaydı karaciğerin sürekli olarak çok büyük miktarda yeni kan üretmesi, dokuların da aynı hızla bu kanı tüketmesi gerekirdi. Böyle bir üretim ve tüketim biyolojik olarak mümkün görünmüyordu.

O hâlde kalpten geçen kan yeni üretilen kan değil, tekrar tekrar dolaşan aynı kandı.

Harvey’in dehası burada belirginleşti. Doğrudan göremediği bütün dolaşımı gözlem, deney, anatomi ve hesaplamayı birleştirerek ortaya koydu.

Bedenin içindeki hareketi yalnızca betimlemedi; miktarların eski açıklamayı imkânsız hâle getirdiğini gösterdi. Bu nicel yaklaşım, onun modern deneysel fizyolojinin kurucu isimlerinden biri sayılmasının başlıca nedenidir.

De Motu Cordis

Harvey bulgularını hemen yayımlamadı. Deneylerini yıllarca tekrarladı, farklı hayvanlarda sınadı ve meslektaşlarının itirazlarını dinledi.

1628’de Frankfurt’ta, kısa adıyla De Motu Cordis olarak bilinen Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus yayımlandı. Eser 72 sayfa, iki numarasız sayfa ve iki levhadan oluşuyordu. Küçük hacmine rağmen tıp tarihinin en etkili kitaplarından biri oldu.

Harvey kitabı yayımladığında elli yaşındaydı. Bu çalışma ani bir ilhamın değil, yıllarca tekrarlanan gözlemlerin ve sabırla sınanan düşüncelerin sonucuydu. Eski tıp anlayışını sarsacak bir görüş ileri sürdüğünü biliyordu. Bu nedenle yalnızca ulaştığı sonucu açıklamakla yetinmedi; okurun aynı sonuca nasıl ulaşabileceğini de gösterdi.

Harvey kitapta, kalbin kasıldığında küçülüp sertleşerek kanı atardamarlara ittiğini açıkladı. Sağ kalpten çıkan kan akciğerlere gidiyor, oradan sol kalbe ulaşıyordu. Sol kalpten bedene dağılan kan ise toplardamarlarla yeniden kalbe dönüyordu.

Böylece küçük ve büyük dolaşımı tek, sürekli bir hareket içinde birleştirdi.

Kitabın gücü yalnızca vardığı sonuçta değildi.

Harvey okurunu adım adım deneylere götürüyor, gördüklerini açıklıyor, olası itirazları sıralıyor ve bunlara yeni gözlemlerle cevap veriyordu. Bir düşüncenin doğruluğunu saygın bir otoritenin sözüne değil, yeniden yapılabilecek deneylere dayandırıyordu.

İtirazlar ve Eksik Halka

Harvey’in görüşü hemen herkes tarafından kabul edilmedi.

Galen’in otoritesi tıp eğitiminde yüzyıllardır güçlüydü. Kalbin bir pompa, kanın da sürekli dolaşan bir sıvı olduğu düşüncesi yalnızca küçük bir anatomi ayrıntısını değil, bedenin işleyişine ilişkin bütün sistemi değiştiriyordu.

Bazı hekimler Harvey’in atardamarlarla toplardamarlar arasındaki bağlantıyı gösterememesini önemli bir eksiklik saydı. Bazıları ise kalbin bütün bedene kan gönderecek kadar güçlü olamayacağını savundu.

Harvey eleştirilere çoğunlukla ölçülü bir dille cevap verdi ve görüşünü yeni deneylerle savundu. Yaşamının sonuna gelindiğinde dolaşım kuramı Avrupa’nın önemli tıp okullarında büyük ölçüde kabul edilmişti.

Harvey’in ölümünden dört yıl sonra, 1661’de Marcello Malpighi mikroskopla kurbağa akciğerindeki kılcal damarları gözlemledi. Böylece atardamarlarla toplardamarlar arasındaki eksik anatomik halka görünür hâle geldi.

Harvey kılcal damarları görememiş ve bugün bildiğimiz anlamda bir kılcal damar ağı tarif etmemişti. Ancak kanın atardamar sisteminden toplardamar sistemine geçmesi gerektiğini doğru biçimde göstermişti. Malpighi’nin gözlemleri, Harvey’in açıklamasında görünmeyen bu anatomik halkayı tamamladı.

Saray Hekimi ve Savaşın Ortasında

Harvey’in yaşamı yalnızca hastane ve anatomi salonlarında geçmedi.

1618’e gelindiğinde Kral I. James’in hekimleri arasındaydı. Daha sonra Kral I. Charles’ın saray hekimi oldu. Kraliyet çevresindeki görevi, farklı hayvanları ve özellikle av hayvanlarının gelişimini incelemesine de imkân verdi.

İngiliz İç Savaşı başladığında kralın yanında kaldı. 23 Ekim 1642’deki Edgehill Muharebesi’nde, on iki yaşındaki Prens Charles ile dokuz yaşındaki kardeşi James’in güvenliğinden sorumluydu.

Harvey’in arkadaşı John Aubrey’nin daha sonra aktardığına göre, iki genç prensi bir çitin arkasına götürdü ve beklerken cebinden çıkardığı kitabı okumaya başladı. Yakınlarına bir top mermisinin düşmesi üzerine yerlerini değiştirmek zorunda kaldılar. Harvey savaşın ardından yaralıların bakımına da yardım etti.

Kraliyet yanlısı olması ağır bir bedel getirdi.

İç savaş sırasında Whitehall’da kaldığı ve çalışmalarını sürdürdüğü yer yağmalandı. Eşyalarının yanı sıra yıllar boyunca hazırladığı bazı bilimsel notlar ve özellikle böceklerin gelişimine ilişkin çalışmaları kayboldu. Harvey’in el yazmalarının bir bölümünün bu baskında, bir bölümünün ise ölümünden sonra Londra Hekimler Kolejini etkileyen 1666 yangınında yok olmuş olabileceği düşünülmektedir.

Oxford’un 1646’da Parlamento kuvvetlerine teslim edilmesinden sonra Londra’ya döndü ve aktif hekimlikten büyük ölçüde çekildi.

Dolaşımdan Embriyolojiye

Harvey’in merakı kalp ve kanla sınırlı değildi.

Canlıların nasıl oluştuğunu anlamaya çalıştı. Tavuk yumurtalarını farklı günlerde açarak embriyonun gelişimini izledi; geyiklerin gebeliklerini ve çeşitli hayvanların üremesini inceledi.

1651’de Exercitationes de Generatione Animalium adlı eserini yayımladı. Dönemin etkili açıklamalarından biri, canlının başlangıçtan itibaren küçük ve tamamlanmış bir beden hâlinde bulunduğu ve gelişim sırasında yalnızca büyüdüğü düşüncesiydi.

Harvey ise organların aşamalı biçimde ortaya çıktığını savunan epigenez yaklaşımına gözlemsel destek sundu. Farklı gelişim günlerindeki tavuk yumurtalarını yaklaşık iki hafta boyunca inceledi.

Önce küçük, atan kanlı bir noktanın; ardından damarların, kalbin, organların ve uzuvların belirdiğini kaydetti.

Eserin ön kapak resminde yer alan “Ex ovo omnia”, yani “Her şey yumurtadan” ifadesi, onun canlıların oluşumuna ilişkin yaklaşımını simgeliyordu.

Harvey döllenmenin hücresel mekanizmasını açıklayamadı; dönemin büyütme araçları buna elverişli değildi. Yine de embriyoyu baştan tamamlanmış bir minyatür değil, zaman içinde örgütlenen canlı bir süreç olarak ele alması embriyoloji tarihinde önemli bir aşamaydı.

Bilime Bırakılan Miras

Harvey yaşamının son yıllarında Londra Hekimler Kolejine büyük destek verdi.

Kolej için alt katında toplantı salonu, üst katında kütüphane bulunan ve bilimsel koleksiyonların korunacağı yeni bir bina yaptırarak kuruma devretti. 1656’da Kent’teki Burmarsh mülkünü, düzenli gelir sağlaması amacıyla koleje bıraktı. Vasiyetinde kitaplarının, bilimsel belgelerinin ve bazı kişisel eşyalarının da kuruma verilmesini istedi.

William Harvey, 3 Haziran 1657’de 79 yaşında hayatını kaybetti. Londra Hekimler Kolejinden çok sayıda meslektaşı cenazesine katıldı. Naaşı Essex’teki Hempstead’de, ailesine ait mezar odasına defnedildi.

Onun en büyük mirası yalnızca “Kan dolaşır.” cümlesi değildi.

Harvey, tıpta otoriteye duyulan saygının gözlemin önüne geçemeyeceğini gösterdi. Bir görüş ne kadar eski, yaygın ve saygın olursa olsun, doğadaki bulgularla uyuşmuyorsa yeniden sınanmalıydı.

Kalbi mistik bir merkez olmaktan çıkarıp işlevi incelenebilir bir kas olarak ele aldı.

Damarları yalnızca anatomik borular değil, yönü ve görevi deneyle anlaşılabilen bir sistem olarak gördü.

Ölçümü tıbbi düşüncenin merkezine yerleştirdi.

Bugün tansiyon ölçümünden kalp cerrahisine, kan transfüzyonundan yoğun bakıma, damar yoluyla ilaç verilmesinden modern kardiyolojiye kadar sayısız alan, kanın kapalı bir dolaşım sistemi içinde hareket ettiği bilgisine dayanıyor.

Tıp tarihindeki bazı keşifler yeni bir bilgi ekler.

Bazıları ise bütün bilgilerin yerini değiştirir.

William Harvey’in yaptığı buydu.

Kalbin her atımında kanın ileri doğru fırladığını gördü. Fakat bundan daha önemlisi, bilimin ilerleyebilmesi için eski kabullerin yerine gözlemi, deneyi ve hesabı koydu.

İnsan bedeninin içinde durmadan dönen kanı açıklarken, modern tıbbın düşünme biçimini de harekete geçirdi.