Çocuk dediğimiz varlık, zihinsel, fiziksel ve ruhsal olarak henüz tamamlanmamış bir yolculuğun içindedir. Toplumun kurallarını, rollerini, sınırlarını öğrenmeye çalışır. Bakıma, yönlendirmeye, eğitime ihtiyaç duyar. Bu kırılgan yapı, onu hayatın risklerine açık hale getirir. Özellikle ergenlik dönemi… Hızlı bedensel değişimlerin, cinsel gelişimin ve psikososyal dalgalanmaların yaşandığı o yıllar, çocuğun en savunmasız olduğu zaman dilimidir.
Sosyal ve hukuki normlara uyum sağlamakta zorlanan, kendini ifade edecek sağlıklı kanallar bulamayan bir çocuk, yanlış ortamlara daha kolay sürüklenebilir. Daha yolun başında, “suç” kavramıyla tanışabilir. Ekonomik sıkıntılar, aile içi sorunlar, toplumsal eşitsizlikler çocuğun omzuna erken yaşta ağır yükler bindirir. Yaşam standartlarının altında büyüyen çocukların, toplumun ortak değerlerine aynı ölçüde tutunmaları her zaman kolay olmuyor. Bu kopuş bazen davranışlara yansıyor ve hukuk düzeninin “suç” diye tanımladığı eylemlerle sonuçlanabiliyor.
Aile burada belirleyici bir yerde duruyor. Çocuğun ruhsal gelişimini, davranış kalıplarını ve dünyayı algılama biçimini ilk şekillendiren yapı aile. Etkisi yalnızca çocuklukla sınırlı değil; ömür boyu sürüyor. İşlevsel bir aile, yalnızca ekonomik ihtiyaçları karşılayan bir kurum değildir. Çocuğa statü kazandırır, eğitimini planlar, boş zamanını anlamlı hale getirir, üyelerini korur ve sevgi ortamı oluşturur. Bu alanlarda gösterilen özen, suçun ortaya çıkmasını engelleyen en güçlü kalkanlardan biri sayılabilir. Ailenin zayıfladığı yerde çocuğun savunması da zayıflar.
Hukuk sistemi de çocuğun gelişim sürecini dikkate alır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 31/2. maddesi, 12 yaşını doldurmuş ancak 15 yaşını bitirmemiş bir çocuğun işlediği fiilde, hukuki anlam ve sonuçları algılama kapasitesinin ayrıca değerlendirilmesini öngörür. Yani yasa, çocuğu yetişkinle aynı terazide tartmaz. Onun gelişim düzeyini, yönlendirilme yeteneğini, olgunluk seviyesini sorgular.
Türkiye’de tablo hafife alınacak gibi değil. Her yıl on binlerce çocuk suça sürükleniyor, on binlercesi mağdur oluyor, binlercesi mahkeme karşısına çıkıyor. Ortalama 150 bine yakın çocuğun çocuk adalet sistemine dâhil olduğu ifade ediliyor. İşlenen suçların neredeyse yarısının 25 yaş altındaki çocuk ve gençler tarafından gerçekleştirilmesi düşündürücü. Daha çarpıcı olan ise ileri yaşta suç işleyenlerin büyük çoğunluğunun çocukluk ya da gençlik döneminde de suçla temas etmiş olması. Demek ki mesele yalnızca o anlık bir sapma değil; erken dönemde başlayan bir kırılmanın devamı.
Bu noktada yapılması gereken, yalnızca cezalandırma refleksiyle hareket etmek değildir. Suça sürüklenen çocuğun doğru ve kapsamlı biçimde değerlendirilmesi gerekir. Hem çocuğun hem ailenin ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalı. Adli psikiyatrik değerlendirme çoğu zaman bir soru kapsamında çocuk psikiyatri uzmanına yönlendirme ile başlar. Çocuğun geçmiş kayıtları, önceki eylemleri, mağdur ve fail ifadeleri, varsa sosyal inceleme raporları dikkatle incelenir. Birincil bakım verenden alınan bilgiler, okul ve arkadaş çevresiyle ilgili gözlemler tabloyu tamamlar.
Değerlendirme yalnızca “suç işledi mi?” sorusuna cevap aramaz. Bilişsel işlevler, akut ya da kronik stres etkenleri, şiddet eğilimi, intihar düşünceleri, istismar öyküsü, sosyal beceriler… Hepsi birlikte ele alınır. Çocuğun yaşadığı aile sistemi masaya yatırılır. Anne ve babanın ebeveynlik becerileri, aile içi destek mekanizmaları değerlendirilir. Risk faktörleri kadar koruyucu unsurlar da görülmeye çalışılır. Çocuğun ve ailenin güçlü yanları ortaya çıkarılmadan sağlıklı bir müdahale planı kurmak mümkün değildir.
Çocukların suça yönelmesini engelleyecek çözümler üretmek toplumsal bir sorumluluktur. Ama suça sürüklenmiş çocukları yeniden topluma kazandırmak da en az bunun kadar önemlidir. Yasal düzenlemelerin kâğıt üzerinde kalmaması, mekanizmaların gerçekten işlemesi gerekir. Küresel ölçekte savaşların ve çatışmaların durdurulması, göç baskısının azaltılması, yoksulluk ve işsizliğin hafifletilmesi çocukların geleceğiyle doğrudan ilgilidir. Toplumsal düzeyde ise eğitime erişimin güçlendirilmesi, ailelerin dağılmasına yol açan nedenlerin azaltılması, ebeveynlerin çocuk yetiştirme konusunda desteklenmesi, gençleri madde bağımlılığından koruyacak projelerin hayata geçirilmesi önem taşır.
Sokakta yaşayan ya da çalışan çocuklar, madde bağımlısı gençler, suça sürüklenmiş dezavantajlı gruplar için rehabilitasyon yalnızca bir sosyal politika başlığı değildir; bir gelecek meselesidir. Ekonomik, sosyal ve kültürel düzenlemelerle bu çocukların toplumla uyum içinde yaşayabilecekleri zemin oluşturulmalıdır. Suç işlemiş bir çocuğun yeniden ayağa kalkabilmesi için sosyal ve ekonomik hayata geçişini destekleyecek, haklarını öğrenmesini ve kullanmasını sağlayacak, sosyal, sportif ve kültürel faaliyetlere erişimini kolaylaştıracak bir sisteme ihtiyaç vardır.
Çocuk, henüz tamamlanmamış bir hikâyedir. O hikâyenin hangi yöne evrileceği, yalnızca çocuğun değil, toplumun da sorumluluğudur.