Yanlış Kan Milyonları Öldürüyordu: Karl Landsteiner ve Kan Gruplarının Keşfi

Tıp tarihinde bazı keşifler belirli bir hastalığın tedavisini değiştirir. Bazıları ise her gün uygulanan sıradan bir tıbbi işlemi güvenli hâle getirerek milyonlarca insanın yaşamını kurtarır.

Bu, doktorların iyi niyetle yaptıkları kan nakillerinin neden bazen hastaları kurtarmak yerine ölüme götürdüğünü çözen bir bilim insanının hikâyesidir.

1900 yılı…

Avusturya’nın başkenti Viyana…

Avrupa’nın en saygın tıp merkezlerinden birinde çalışan genç patolog Karl Landsteiner, yıllardır hekimlerin yanıtını bulamadığı bir soruyla karşı karşıyaydı.

Kan kaybeden hastalara kan veriliyordu.

Bazıları mucizevi şekilde iyileşiyordu.

Bazıları ise transfüzyondan dakikalar sonra titremeye başlıyor, yüksek ateş geliştiriyor, idrarları koyulaşıyor, şoka giriyor ve yaşamını kaybediyordu.

Hiç kimse bunun nedenini bilmiyordu.

O yıllarda birçok hekim, bütün insanların kanının aynı olduğuna inanıyordu. Kan, tek tip bir biyolojik sıvı olarak kabul ediliyordu. Başarısız transfüzyonlar ise hastalığın ağırlığına, şanssızlığa ya da açıklanamayan talihsizliklere bağlanıyordu.

Fakat Landsteiner farklı düşündü.

“Ya insanların kanı birbirinden farklıysa?”

Modern transfüzyon tıbbının temellerini atacak soru buydu.

Laboratuvarda çalışma arkadaşlarından aldığı kan örneklerini tek tek birbirleriyle karıştırmaya başladı.

Sabırla yüzlerce deney yaptı.

Bazı örneklerde hiçbir değişiklik olmuyordu.

Ancak bazı tüplerde kırmızı kan hücreleri birbirine yapışıyor, kümeleniyor ve çökmeye başlıyordu.

Bugün aglütinasyon olarak adlandırdığımız bu olay, o dönemde açıklanamayan gizemli bir bulguydu.

Landsteiner bunun rastlantı olmadığını fark etti.

Aylar süren çalışmaların ardından insanların kanının birbirinden farklı biyolojik özellikler taşıdığını gösterdi.

1901 yılında insan kanını A, B ve C olarak adlandırdığı üç gruba ayırdı. Daha sonra C grubu, O grubu olarak yeniden adlandırıldı. 1902 yılında çalışma arkadaşları Alfred von Decastello ve Adriano Sturli, AB kan grubunu tanımlayarak bugün kullandığımız ABO kan grubu sistemini tamamladı.

Çöpe Atılmayan Petri Kabı Tıbbın Kaderini Değiştirdi
Çöpe Atılmayan Petri Kabı Tıbbın Kaderini Değiştirdi
İçeriği Görüntüle

Artık ölümcül sırrın cevabı ortaya çıkmıştı.

Uyumsuz kan verildiğinde alıcının bağışıklık sistemi yabancı kırmızı kan hücrelerine saldırıyor, hücreler parçalanıyor ve ölümcül transfüzyon reaksiyonları gelişiyordu.

Uygun kan grubu seçildiğinde ise transfüzyon güvenle gerçekleştirilebiliyordu.

Bu keşif yalnızca kan nakillerini değiştirmedi.

Doğum sırasında gelişen ağır kanamalarda annelerin yaşamı kurtulmaya başladı.

Savaş meydanlarında yaralanan askerler yeniden yaşama tutundu.

Büyük ameliyatlar çok daha güvenli hâle geldi.

Travma hastalarının tedavisinde yeni bir dönem başladı.

Kan bankalarının kurulmasının yolu açıldı.

Daha sonraki yıllarda organ nakilleri, açık kalp cerrahisi ve modern yoğun bakım uygulamaları da güvenli kan transfüzyonunun sağladığı altyapı üzerinde gelişti.

Ancak her büyük bilimsel keşifte olduğu gibi, bu buluşun gerçek değeri de zaman içinde anlaşıldı.

İlk yıllarda bazı hekimler yeni sistemi gereksiz buluyor, alışılmış uygulamaları sürdürmek istiyordu.

Fakat başarılı transfüzyonların sayısı arttıkça Landsteiner’ın haklı olduğu tartışmasız biçimde ortaya çıktı.

1930 yılında Karl Landsteiner, ABO kan grubu sistemini keşfetmesi nedeniyle Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne layık görüldü.

Ancak bilimsel yolculuğu burada sona ermedi.

1940 yılında Alexander Wiener ile birlikte yürüttüğü çalışmalar, daha sonra Rh kan grubu sistemi olarak adlandırılacak yapının tanımlanmasına öncülük etti. Bu çalışmalar, kan grubu uyuşmazlıklarının daha iyi anlaşılmasını sağladı, transfüzyon güvenliğini artırdı ve yenidoğanın hemolitik hastalığının mekanizmasının ortaya konmasına önemli katkılar sundu. Böylece ilerleyen yıllarda geliştirilecek koruyucu tedavilerin de temelleri atılmış oldu.

Bugün dünyada her gün milyonlarca ünite kan güvenle nakledilebiliyorsa…

Doğum sırasında ağır kanama geçiren anneler kurtarılabiliyorsa…

Büyük ameliyatlar güvenle yapılabiliyorsa…

Travma hastaları yaşama döndürülebiliyorsa…

Organ nakilleri gerçekleştirilebiliyorsa…

Bütün bunların temelinde, Karl Landsteiner’ın laboratuvarda yaptığı o sessiz ama devrim niteliğindeki gözlemler vardır.

Bu hikâye bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor.

Bilim bazen dev laboratuvarlardan ya da karmaşık cihazlardan değil, doğru zamanda sorulan doğru bir sorudan doğar.

En büyük keşifler çoğu zaman herkesin aynı olduğunu düşündüğü şeylerin aslında birbirinden farklı olduğunu görebilen insanların merakıyla gerçekleşir.

Karl Landsteiner yalnızca kan gruplarını keşfetmedi.

O, görünüşte birbirinin aynı olan kanın, aslında yaşam ile ölüm arasındaki en kritik farklardan birini taşıdığını gösterdi.

Ve insanlık tarihini değiştiren büyük keşifler, çoğu zaman herkesin aynı sandığı bir gerçeğe farklı bakabilen insanların sessiz merakıyla başlar.