Romatizmal hastalıklar (romatoid artrit, ankilozan spondilit, psöriatik artrit, SLE gibi) kronik ve sistemik inflamatuvar bozukluklardır; tedavide ilaçlar kadar yaşam tarzı unsurları da belirleyicidir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, bağırsak mikrobiyotasının (mikrobiyom) hem hastalık başlangıcında hem de seyrinde önemli rol oynadığını ortaya koymuştur. Mikrobiyal çeşitliliğin azaldığı “disbiyoz” durumu, bağırsak geçirgenliğini artırarak bakteriyel ürünlerin ve gıda antijenlerinin kana karışmasına, sonuçta sistemik inflamasyonun kronikleşmesine yol açar. Bu nedenle mikrobiyomu düzenleyecek, inflamasyonu baskılayacak beslenme stratejileri, romatizmal hastalıkların yönetiminde giderek daha çok önem kazanmaktadır.

Anti-inflamatuar etki oluşturmak için öncelikle liften zengin, düşük glisemik indeksli karbonhidratlar tercih edilmelidir. Yani tam tahıllar, baklagiller, sebzeler ve meyveler bizim tercih ettiğimiz besinlerdir. Bu besin grupları hembağırsak hareketini artırır hem de mikroflora tarafından fermente edilerek kısa zincirli yağ asitlerine (özellikle butirat) dönüşür. Barsak bakterileri tarafından sentezlenen bu ürünler, barsak epitel bariyeri güçlendirir, inflamasyon ürünlerini azaltır. Rafine şeker, beyaz un ve gazlı içecekler gibi yüksek glisemik besinler ise postprandiyal glikoz ve insülin yükselişi yaratarak inflamatuar belirteçleri artırır; bu nedenle sınırlanmalıdır.

Yağ asitleri de sağlıklı bir beslenmede mutlaka düşünülmelidir. Omega-3 çoklu doymamış yağ asitleri (EPA ve DHA) çok önemlidir. Haftada 2-3 kez yağlı balık (somon, sardalya, uskumru) tüketiminin veya günlük 1-2 gram EPA/DHA içeren takviyeler, alınmasının romatizmal hastalıklarda hem eklem ağrısını hem de sabah tutukluğu süresini azalttığı çalışmalarda gösterilmiştir. Deniz ürünlerinin yanı sıra ceviz, fındık, keten tohumu, soya fasulyesi, yeşil sebzeler de güçlü omega 3 kaynaklarıdır. Yine tekli doymamış yağ asitleri (zeytinyağı, avokado, fındık) de antioksidan kapasiteyi yükselterek kardiyovasküler hastalık riskini düşürerek romatizmal hastalığı olan kişileri bu açıdan da korur. Buna karşın trans yağlar ve aşırı doymuş yağ (kırmızı et, işlenmiş et, tam yağlı süt) inflamasyonu artırabilir. Tüketiminin azaltılması önerilmektedir.

Probiyotik ve prebiyotikler, mikrobiyal dengenin geri kazandırılmasında etkili destekleyicilerdir. Günde 25-38 gram lif alımını sağlayan inülin, frukto-oligosakkarit veya beta-glukan içeren gıdalar (pırasa, muz, yulaf, arpa) bu faydalı bakterilerin büyümesini selektif olarak artırır. Fermente süt ürünleri (yoğurt, kefir) hem kalsiyum ve D vitamini kaynağıdır hem de bağırsak florasını zenginleştirir.

Gluten, çölyak hastalığı olmayan bireylerde bile “non-celiac gluten sensitivity” yani Çölyak hastalığı olmadan glutene hassasiyet olabilir. Bu durumda da bağırsak florası bozulabilir, bağırsak geçirgenliği artırabilir. Romatizmal hastalığı olan bireylerde 4-6 haftalık eliminasyon diyeti denenebilir; fayda görülüyorsa devam edilir. Ancak genel popülasyonda rutin kısıtlama önerilmez.

Akdeniz diyeti, zeytinyağı, sebze, meyve, tam tahıl, baklagil ve balık ağırlıklı bir beslenmedir. Kırmızı et ve şekerin az tüketilmesi önerilir. Sadece romatizmal hastalıklarda değil, nörolojik hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde de önerilmektedir. Vegan veya vejetaryen diyetler son yıllarda moda beslenme modelleridir. Romatizmal hastalıklarda eklemlerde şişliği ve sabah tutukluğunu azalttığı ile ilgili makaleler yayınlanmıştır ancak B12, D vitamini, demir, kalsiyum ve EPA/DHA eksikliği riskine karşı takviye gerekebilir.

D vitamini, bağırsak epiteli üzerinden mikrobiyomu düzenler ve immün toleransı artırır. 25(OH)D düzeyi <30 ng/mL olan bireylerde otoantikor oluşumu daha sık görülür; yine de yüksek doz takviyenin (≥2000 IU/gün) otoimmün hastalıkları önlemedeki faydası gösterilememiştir. Klinik uygulamada 1000-1500 IU/gün idame dozu yeterli kabul edilir. Daha önceki makalelerimde de belirttiğim gibi D vitamini bir hormondur. Doktor kontrolünde kullanılmalıdır.

Sonuç olarak, romatizmal hastalıklarda önerilen beslenme; liften zengin kompleks karbonhidratlar, omega-3 yağ asitleri, tekli doymamış yağlar, antioksidan meyve-sebzeler ve fermente probiyotikler üzerine kurulu, işlenmiş gıda ve trans yağlardan arındırılmış bir “Akdeniz diyeti” modeli olarak özetlenebilir.