TIP TARİHİ

Müfide Küley: Tıbbiyenin Kapısından Kürsüye Yürüyen Kadın

Kadınların tıp fakültesine kabul edilmesinin dahi tartışıldığı bir dönemde Müfide Küley, önce o kapının açılması için mücadele etti; ardından profesörlüğe yükselerek Türkiye’de gastroenterolojinin kurumsallaşmasına öncülük etti.

Dar Bir Hayata Sığmayan Hekimlik İdeali

“Tıp tahsili yorucudur, verem olursun.”

Genç Müfide, hekim olmak istediğini söylediğinde karşılaştığı cevaplardan biri buydu. Bir başkası, kızların fazla okumasının zararlı olduğunu söylüyor; bazıları ise kadın öğrencilerin derslerin düzenini bozacağını ileri sürüyordu. Onun yeteneğini, çalışkanlığını ya da hekimlik arzusunu değerlendirmiyorlardı. Gördükleri yalnızca genç bir kadındı ve dönemin anlayışına göre kadınlara tıbbiyenin ağır kapıları değil, daha dar bir hayatın sınırları uygun görülüyordu.

Fatma Müfide Kâzım, Sakız Adası’nda dünyaya geldi. Babası askerî hekim Mustafa Kâzım Bey’di. Henüz küçük yaşta babasını kaybetmesine rağmen eğitimini sürdürdü; orta ve lise öğrenimini Çamlıca Kız Lisesinde tamamladı. Hekimlik onun için yalnızca saygın bir meslek değil, çocukluğundan beri tanıdığı bir dünyanın ve insanlara faydalı olma arzusunun devamıydı.

Ancak 20. yüzyılın başındaki İstanbul’da bir kadının hekim olmak istemesi, yalnızca sınavları kazanmasını gerektirmiyordu. Öncelikle kadınların tıp okuyabileceği fikrinin kabul edilmesi gerekiyordu. Darülfünunun bazı bölümleri kadınlara açılmış olsa da Tıp Fakültesi uzun süre erkeklere ait bir alan olarak görülmeye devam etti. Kadınların kadavralarla çalışamayacağı, hastane şartlarına dayanamayacağı ve evlendikten sonra mesleği bırakacağı söyleniyordu. Hatta kadınların tıp eğitimi almasının ahlaki sorunlar doğuracağını ileri sürenler bile vardı.

Tıbbiyeye Açılan İlk Kapı

Müfide, önündeki kapının kapalı olduğunu gördüğünde hayalinden vazgeçmedi. İstanbul Darülfünunu Fen Fakültesinin Biyoloji Bölümüne kaydoldu ve 1921 yılında mezun oldu. Bilimsel düşünmeyi, gözlem yapmayı ve doğayı anlamayı burada öğrendi. Fakat tıp, zihninin bir köşesinde yaşamaya devam ediyordu. Fen Fakültesi onun için son durak değil, tıbbiyeye ulaşmak için çıktığı yolun ilk basamağıydı.

Kadınların Tıp Fakültesine kabul edilmesi yönündeki tartışmalar sürerken Müfide ve onun gibi hekim olmak isteyen genç kadınlar geri çekilmedi. Dönemin Darülfünun emini Besim Ömer Paşa’nın desteğiyle kadın öğrencilerin önündeki direnç kırılmaya başladı. Müfide Kâzım, Sabiha Sayın ve İffet Çağlar 5 Ekim 1922’de Hadi Faik Bey’in kimya dersine girdiklerinde yalnızca bir derse katılmıyorlardı. O güne kadar erkeklere ait kabul edilen bir mekânda kadınların da bilim öğrenebileceğini ve hekim olabileceğini ilan ediyorlardı.

Tıp eğitimi boyunca hayat onun için kolaylaşmadı. Ağır dersleri ve hastane uygulamalarını sürdürürken annesiyle geçimlerini sağlayabilmek için Selçuk Hatun ve Üsküdar Kız Sanat mekteplerinde fizyoloji dersleri verdi. Gündüzleri tıp öğrencisi, belirli saatlerde öğretmen, geri kalan zamanında ise ailesinin sorumluluğunu taşıyan genç bir kadındı.

1927’de tıp eğitimini, 1928’de zorunlu stajını tamamladı ve beş kadın arkadaşıyla birlikte hekimlik mesleğine adım attı. Bu altı kadın, Türkiye’de tıp eğitimi görerek meslek hayatına başlayan ilk kadın hekimler arasında yer aldı.

Safiye Ali, yurt dışında aldığı eğitimin ardından Türkiye’nin ilk kadın hekimi olarak yolu açmıştı. Müfide Küley ve arkadaşları ise bu yolu Türkiye’deki tıp fakültelerinin sıralarına, laboratuvarlarına ve kliniklerine taşıdı. Müfide’nin hikâyesini farklı kılan yalnızca hekim olması değildi. Öğrenci olarak kabul edilmekte zorlandığı kurumun bir gün akademik kürsüsüne çıkacaktı.

Klinisyen ve Bilim İnsanı

1929 yılında İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi II. Dâhiliye Kliniğinde asistanlığa başladı. İç hastalıklarını seçmişti. Hastalıkları tek bir organın sınırları içinde değil, insan bedeninin bütünlüğü içinde değerlendiren bu alan, onun araştırmacı karakterine uygundu. Uzmanlık eğitiminin ardından bir süre öğretmenliğe devam etti; 1936’da ise yeni açılan Haydarpaşa Numune Hastanesinin İç Hastalıkları Kliniğinde görev aldı.

Haydarpaşa Numune Hastanesindeki yıllar, klinisyen ve bilim insanı kimliğinin olgunlaştığı dönem oldu. Dönemin önemli iç hastalıkları hocalarından Tevfik Sağlam ile çalıştı. Hasta muayene etti, klinik toplantılara katıldı, olgular sundu ve Avrupa’daki merkezleri ziyaret ederek mesleki bilgisini geliştirdi. Berlin, Viyana ve Düsseldorf’ta yaptığı incelemeler, Türkiye’deki klinik uygulamaları uluslararası gelişmelerle karşılaştırmasına imkân verdi.

Beslenmeyi Tedavinin Bir Parçası Kıldı

Müfide Küley yalnızca hastalığı teşhis edip reçete yazan bir hekim değildi. Hastanın ne yediğinin, nasıl yaşadığının ve hastane bakımının tedavinin ayrılmaz bir parçası olduğunu görüyordu. Haydarpaşa Numune Hastanesinde Türkiye’nin ilk hastane diyet mutfaklarından birinin kurulmasına katkıda bulundu. Hastalıkların özelliklerine göre hazırlanan yemeklerin miktarı, içeriği ve kalorisi hesaplanıyor; beslenme, tedavinin bilimsel bir unsuru hâline getiriliyordu.

1937’de yayımladığı Zehirlenmeler Teşhis ve Tedavi adlı eseri, kimyasal maddeler ve ilaçlarla oluşan zehirlenmelere karşı uygulanabilir bilgiler sunan bir klinik başvuru kitabıydı. 1942’de yayımladığı İç Hastalıklarında Diyetle Tedavi ise besinlerin sınıflandırılmasından vitaminlere, kalori hesaplarından çeşitli hastalıklarda uygulanacak diyetlere kadar geniş bir alanı kapsıyordu. Üç baskı yapan kitapta yemek tarifleri ve besin cetvelleri de bulunuyordu. Müfide Küley, Türkiye’de klinik tıp alanında kitap yayımlayan en erken kadın hekimlerden biri olmuştu.

Tıbbiyenin Öğrencisinden Profesörüne

Akademik yükselişi tesadüf değildi. Henüz asistanken bilimsel makaleler yayımlamaya başlamış, yabancı literatürü takip edebilmek için Almanca ve Fransızcasını geliştirmişti. 1943 yılında kalp krizleri ve koroner bozukluklarda elektrokardiyografi üzerine hazırladığı çalışmayla doçentlik sınavını kazandı ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi III. Dâhiliye Kliniğine atandı. 1953’te profesörlüğe yükseldi.

Böylece Cumhuriyet döneminin ilk klinisyen kadın profesörlerinden biri olarak, yıllar önce öğrencisi olmasına karşı çıkılan fakültenin akademik kadrosunda yerini aldı. Bu yalnızca kişisel bir yükseliş değildi. Onun kürsüdeki varlığı, kadınların yalnızca tıp okuyabileceğini değil; araştırma yapabileceğini, klinik yönetebileceğini, öğrenci yetiştirebileceğini ve tıbbi bilginin yönünü belirleyebileceğini gösteriyordu.

147’ler Mücadelesi

Fakat karşısına çıkan engeller gençlik yıllarıyla sınırlı kalmadı. 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesinin ardından üniversitelerden uzaklaştırılan 147 öğretim üyesi arasında Müfide Küley de bulunuyordu. Yıllarını verdiği kurumdan bir kararla uzaklaştırılmıştı. Sessiz kalmadı; 147’ler Derneğinin kuruluşunda görev aldı ve derneğin başkanlığını üstlenerek akademisyenlerin haklarını savundu. Yaklaşık 17 ay süren mücadelenin ardından 1962’de üniversitedeki görevine döndü.

Gastroenterolojinin Kurumsallaşmasına Öncülük

Dönüşünden kısa süre sonra, 1963 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi III. İç Hastalıkları Kliniği bünyesinde Gastroenteroloji Bölümünü kurdu. Sindirim sistemi hastalıklarının bağımsız bir uzmanlık alanı olarak gelişmesine katkı sundu ve emekli oluncaya kadar bölümün başkanlığını yürüttü. Böylece yıllar önce tıbbiyenin kapısında başlayan yolculuğu, Türkiye’de gastroenterolojinin kurumsal bir kimlik kazanmasına kadar uzandı.

Bilimsel ilgisi yalnızca mide ve bağırsak hastalıklarıyla sınırlı değildi. Zehirlenmelerden karaciğer hastalıklarına, böbrek biyopsisinden akciğer kanserinin erken tanısına, alerjiden yaşlılıkta görülen sindirim sistemi sorunlarına kadar çok sayıda konuda çalıştı. Kitaplar, makaleler ve bildiriler yayımladı. Bilgiyi yalnızca akademik çevrelere değil, halka da ulaştırmaya çalıştı; veremden korunma ve sağlıklı yaşlanma gibi konularda konferanslar verdi.

Ardından Gelenlere Açık Bıraktığı Kapı

1973 yılında üniversiteden kendi isteğiyle emekli oldu. Fakat hekimlikten kopmadı; 1980’li yıllara kadar hastalarını görmeyi sürdürdü. 26 Aralık 1995’te hayatını kaybettiğinde geride yalnızca unvanlar ve yayınlar değil, yetiştirdiği binlerce öğrenci, tedavi ettiği hastalar ve kurumsallaşmasına öncülük ettiği bir bilim dalı bıraktı.

Müfide Küley’in hayatı, kadınların tıp tarihindeki yerini yalnızca “ilkler” üzerinden anlatmanın yetersiz olduğunu gösterir. Çünkü o sadece tıp fakültesine kabul edilen ilk kadınlardan biri değildi. Bilgiyi kliniğe taşıdı, hastane hizmetlerini dönüştürdü, kitaplar yazdı, akademik kürsüye yükseldi, haksızlığa uğradığında mücadele etti ve Türkiye’de gastroenterolojinin gelişmesine öncülük etti.

Onu hekimlikten vazgeçirmeye çalışanlar, tıp eğitiminin kadınlar için fazla yorucu olduğunu söylemişti. Müfide Küley ise yalnızca bu eğitimi tamamlamakla kalmadı; başkalarına tıp öğreten bir profesör oldu.

Yıllar sonra mesleği hakkında söylediği şu söz, bütün hayatını özetliyordu:

“Yeniden hayata gelsem ve tahsile başlasam ancak doktor olarak mesut olacağıma inanıyorum.”

Müfide Küley, tıbbiyenin kapısından içeri girebilmek için mücadele eden genç bir kadın olarak başladığı yolculuğu, aynı kurumun kürsüsünde binlerce hekime yol gösteren bir bilim insanı olarak tamamladı. O kapıdan yalnız geçmedi; ardından gelecek kadınlar için yolu da açık bıraktı.

Müfide Küley | Tıp Tarihinde İz Bırakan Hekimler