Siyah Çay Kalp Krizi ve Felç Riskini Azaltır mı? Bulgular Nasıl Yorumlanmalı?
Siyah Çay Kalp Krizi ve Felç Riskini Azaltır mı? Bulgular Nasıl Yorumlanmalı?
İçeriği Görüntüle

Birçok insanın üst kolunda çocukluğundan beri değişmeden duran küçük, yuvarlak veya hafif çökük bir iz bulunuyor. Kimi zaman birkaç milimetrelik olan bu iz, onlarca yıl önce yapılan bir aşının deride bıraktığı kalıcı işaret olabiliyor.
Peki neden anne-babalarımızın, dedelerimizin veya kendi kuşağımızdaki birçok kişinin kolunda aşı izi bulunurken günümüzde yapılan aşıların büyük bölümü böyle bir iz bırakmıyor?
Yanıt yalnızca iğnenin büyüklüğünde değil. Aşının nasıl uygulandığı, derinin hangi tabakasına verildiği ve uygulama bölgesinde nasıl bir bağışıklık ve doku reaksiyonu oluşturduğu bu farkın temelinde yer alıyor.
Üstelik yaygın düşüncenin aksine geçmişte yapılan bütün aşılar iz bırakmıyordu. Kolumuzdaki karakteristik izlerin başlıca iki tarihsel kaynağı bulunuyor: BCG yani verem aşısı ve özellikle daha eski kuşaklarda çiçek aşısı.
Koldaki aşı izi çoğunlukla hangi aşıdan kalıyor?
Türkiye'de daha genç kuşaklarda üst koldaki tipik küçük aşı izinin en önemli olası nedeni BCG aşısı.
BCG, tüberküloza karşı kullanılan canlı zayıflatılmış bir aşı. Birçok rutin aşıdan farklı olarak kas içine değil, deri içine yani intradermal olarak uygulanıyor.
Uygulamadan sonra aşının yapıldığı bölgede kontrollü bir bağışıklık reaksiyonu gelişebiliyor. Önce küçük bir kabarıklık ortaya çıkıyor. Daha sonra bölgede papül, küçük bir yüzeysel yara ve kabuklanma gelişebiliyor.
Bu bölge haftalar içinde iyileşirken deri yeniden yapılanıyor. İyileşme sonucunda da küçük, yuvarlak veya hafif çökük bir skar, yani yara izi kalabiliyor.
Dolayısıyla yıllar sonra gördüğümüz BCG izi, aşının hâlâ o bölgede bulunduğu anlamına gelmiyor.
Görülen şey, yıllar önce meydana gelen lokal bağışıklık reaksiyonu ve yara iyileşmesinin deride bıraktığı fiziksel iz.
BCG bugün de iz bırakabilir mi?
Evet.
Bu nedenle “eski aşılar iz bırakıyordu, günümüzdeki aşılar bırakmıyor” şeklinde kesin bir ayrım yapmak doğru değil.
BCG Türkiye'de hâlâ rutin olarak uygulanıyor. Sağlık Bakanlığı bilgilerine göre aşı, doğumdan sonra ikinci ayını dolduran bebeklere uygulanıyor.
Bu nedenle bugün aşılanan bir çocukta da ilerleyen aylarda küçük bir BCG izi görülebilir.
Asıl değişiklik, günümüzde kullanılan rutin aşıların büyük bölümünün BCG'den farklı yöntemlerle uygulanması.
BCG izi oluşmadıysa aşı tutmamış mı demektir?
Hayır.
Halk arasında zaman zaman “BCG izi yoksa aşı tutmamıştır” ya da “iz büyükse bağışıklık daha güçlüdür” şeklinde inanışlarla karşılaşılabiliyor.
Ancak bilimsel veriler böyle doğrudan bir ilişki kurulmasını desteklemiyor.
Dünya Sağlık Örgütü, BCG aşısının çoğunlukla uygulama yerinde skar oluşturduğunu ancak aşılananların yaklaşık yüzde 10'unda belirgin bir skar gelişmeyebildiğini bildiriyor.
Ayrıca skar oluşması koruyuculuğun doğrudan göstergesi kabul edilmiyor.
İzin oluşup oluşmamasında kullanılan BCG suşu, aşının uygulama tekniği, kişinin biyolojik özellikleri ve lokal doku reaksiyonu gibi farklı faktörler rol oynayabiliyor.
Bu nedenle:
“İz büyükse bağışıklık güçlüdür”
veya
“İz yoksa aşı etkisizdir”
şeklindeki yorumlar bilimsel olarak doğru kabul edilmiyor.
Daha eski kuşaklardaki yuvarlak iz çiçek aşısından kalmış olabilir
Aşı izinin hikâyesinin ikinci önemli bölümü çiçek hastalığıyla ilgili.
Özellikle daha ileri yaş gruplarında görülen belirgin ve bazen çukur şeklindeki bazı aşı izleri, geçmişte yapılan çiçek aşısından kalmış olabilir.
Ancak yalnızca izin görünümüne bakarak bir kişideki izin kesin olarak BCG'ye veya çiçek aşısına ait olduğunu söylemek her zaman mümkün değil.
Kişinin yaşı, yaşadığı ülke, çocukluk dönemindeki aşılama programı ve izin özellikleri birlikte değerlendirilmelidir.
Çiçek aşısında iki uçlu iğne neden kullanıldı?
Çiçek aşısı tarih boyunca farklı yöntemlerle uygulandı.
Ancak özellikle hastalığın küresel eradikasyon kampanyası sırasında bifurkasyonlu, yani iki uçlu özel bir iğne yaygın biçimde kullanılmaya başlandı.
Bu iğne 1961 yılında geliştirildi.
İğnenin iki ucu arasında çok küçük miktarda aşı sıvısı tutulabiliyor, ardından deri kısa süre içinde art arda birkaç kez delinerek aşı uygulanabiliyordu.
Bu yöntem önceki uygulamalara göre daha az miktarda aşı kullanılmasını sağlıyor ve kitlesel aşılama kampanyalarında işlemi kolaylaştırıyordu.
Dünya Sağlık Örgütünün küresel çiçek eradikasyonu çalışmalarında bu küçük iki uçlu iğne milyonlarca insanın aşılanmasında önemli bir araç haline geldi.
Çiçek aşısı neden belirgin bir iz bırakıyordu?
Burada asıl neden iğne değil, aşının deride oluşturduğu biyolojik reaksiyondu.
Çiçek aşısında kullanılan vaccinia virüsü uygulama bölgesinde lokal olarak çoğalabiliyordu.
Başarılı bir aşılamadan sonra bölgede karakteristik bir süreç gelişiyordu:
Kabarıklık → vezikül → püstül → kabuk → iyileşme → skar
Kabuk birkaç hafta içerisinde düştüğünde geride çoğu zaman küçük ve çukurumsu bir iz kalıyordu.
Bu nedenle çiçek aşısı, günümüzün birçok rutin aşısından çok daha görünür bir deri reaksiyonu oluşturuyordu.
Aşının başarılı olup olmadığı aşı yerindeki reaksiyondan anlaşılabiliyordu
Çiçek aşısının ilginç özelliklerinden biri de uygulama bölgesinin daha sonra kontrol edilmesiydi.
Aşılamadan yaklaşık 6–8 gün sonra bölgede papül, vezikül, ülser veya kabuklu merkezi bir lezyon gibi beklenen lokal reaksiyonların gelişmesi, başarılı aşılama yanıtının göstergelerinden biri kabul ediliyordu.
Bu reaksiyon tıp literatüründe “take” olarak adlandırıldı.
Dolayısıyla değerlendirme, yıllar sonra kalan skara bakılarak değil, aşılama sonrasında belirli günlerde ortaya çıkan karakteristik deri reaksiyonunun gözlenmesiyle yapılıyordu.
Bu “take” reaksiyonu iyileştikten sonra ise çoğu kişide ömür boyu görülebilecek küçük bir skar kalabiliyordu.
İki uçlu küçük bir iğne tıp tarihini değiştirdi
Bifurkasyonlu iğnenin hikâyesi tıp tarihinin en dikkat çekici ayrıntılarından biri.
1961'de geliştirilen bu araç, önceki yöntemlere göre daha az miktarda aşı kullanılmasını mümkün kıldı ve uygulaması daha kolaydı.
Dünya Sağlık Örgütü tarafından yürütülen çiçek hastalığını ortadan kaldırma programında yaygın biçimde kullanıldı.
1967'de yoğunlaştırılan küresel eradikasyon programında yalnızca kitlesel aşılama yapılmadı. Hastaların bulunması, temaslıların belirlenmesi, vakaların çevresindeki kişilerin hızla aşılanması ve bulaş zincirlerinin kesilmesi de programın temel parçalarıydı.
Sonunda binlerce yıldır insanlarla birlikte yaşayan bir hastalığın doğal bulaş zinciri kırıldı.
Dünyadaki son doğal çiçek vakası 1977'de görüldü
Çiçek hastalığının bilinen son doğal vakası 1977 yılında Somali'de kaydedildi.
Son doğal vaka, 23 yaşındaki hastane çalışanı Ali Maow Maalin'de görüldü. Maalin daha önce çiçek eradikasyon çalışmalarında aşılayıcı olarak da görev yapmıştı.
Ancak “dünyadaki son çiçek hastalığı vakası 1977'de görüldü” demek tam olarak doğru olmaz.
Çünkü 1978 yılında İngiltere'nin Birmingham kentinde laboratuvar kaynaklı sınırlı çiçek hastalığı vakaları meydana geldi.
Bu nedenle bilimsel olarak doğru ifade:
“Son doğal çiçek hastalığı vakası 1977'de görüldü.”
Dünya Sağlık Örgütü 1980 yılında çiçek hastalığının küresel olarak eradike edildiğini ilan etti.
Çiçek hastalığı, bugüne kadar dünya çapında eradike edilmiş tek insan hastalığı olma özelliğini koruyor.
Bu başarı modern halk sağlığının en büyük dönüm noktalarından biri olarak kabul ediliyor.
Çiçek aşısı ortadan kalkınca o karakteristik iz de yeni kuşaklarda azaldı
Çiçek hastalığının ortadan kaldırılmasının ardından genel toplum için rutin çiçek aşılamasına artık ihtiyaç kalmadı.
Bu nedenle daha genç kuşakların kollarında, geçmiş kuşaklarda sık görülen karakteristik çiçek aşısı izine giderek daha az rastlanıyor.
Bu durum zaman zaman “eski insanların hepsinde aşı izi vardı, artık hiç kimsede yok” şeklinde yorumlanıyor.
Ancak burada iki farklı süreç birbirine karıştırılıyor.
Birincisi, rutin çiçek aşılamasının sona ermesi.
İkincisi ise günümüzde kullanılan rutin aşıların büyük bölümünün deride çiçek veya BCG aşısına benzer kalıcı bir reaksiyon oluşturmaması.
Günümüzdeki aşıların çoğu neden kalıcı iz bırakmıyor?
Modern rutin aşıların büyük bölümü kas içine uygulanıyor.
İğne deriyi delse bile oluşan giriş noktası son derece küçük ve kısa sürede iyileşiyor.
Ancak mesele yalnızca iğnenin girdiği derinlik değil.
Kalıcı bir skarın oluşması için deride yeterli düzeyde ve süreyle doku hasarı ve ardından yara iyileşmesi sürecinin gelişmesi gerekiyor.
BCG ve klasik çiçek aşısında uygulama bölgesinde günler veya haftalar sürebilen lokal bir inflamatuvar reaksiyon meydana gelebiliyor.
Günümüzde kullanılan birçok rutin aşıda ise deride:
uzun süreli yara, ülser, belirgin kabuklanma veya doku kaybı oluşması beklenmiyor.
Bu nedenle kalıcı bir yara izi gelişmesi de olağan değil.
Kısacası farkın temelinde üç unsur bulunuyor:
Aşının uygulanma yolu, aşının biyolojik özellikleri ve deride oluşturduğu lokal doku reaksiyonunun niteliği.
İğne deliği kapanıyor ama skar neden yıllarca kalıyor?
Normal bir enjeksiyonda iğnenin oluşturduğu son derece küçük kanal, vücudun doğal iyileşme mekanizmalarıyla kısa sürede kapanıyor.
BCG veya klasik çiçek aşısındaki durum ise yalnızca derinin delinmesinden ibaret değil.
Bölgede bağışıklık hücrelerinin katıldığı daha uzun süreli bir inflamasyon ve ardından doku onarımı gerçekleşebiliyor.
Deri iyileşirken bazı bölgelerde normal dokunun yerini kollajenden zengin bağ dokusu alıyor.
İşte yıllar sonra gördüğümüz skar bu iyileşmenin sonucu.
Dolayısıyla eski aşı izlerinin nedeni “eskiden kullanılan iğnelerin daha kalın olması” değil.
Asıl neden, uygulama tekniğiyle birlikte aşının deride oluşturduğu karakteristik biyolojik reaksiyon.
BCG'nin tarihi de bir asrı geçti
BCG aşısının arkasında Albert Calmette ve Camille Guérin'in yıllar süren çalışmaları bulunuyor.
Araştırmacılar, sığır tüberkülozuna yol açabilen Mycobacterium bovis üzerinde uzun yıllar çalışarak bakterinin hastalık oluşturma gücünü azaltmayı başardı.
BCG ilk kez 1921 yılında insanda kullanıldı.
Aradan bir yüzyıldan fazla zaman geçmesine rağmen aşı dünyanın birçok ülkesinde tüberkülozdan korunma amacıyla kullanılmaya devam ediyor.
Türkiye'de de BCG özellikle çocuklarda tüberküloz menenjiti ve miliyer tüberküloz gibi ağır hastalık tablolarından korunmada önem taşıyor.
Bu nedenle milyonlarca insanın kolundaki birkaç milimetrelik iz, aynı zamanda bir asrı aşan tıp tarihinin günümüzde hâlâ görülebilen fiziksel işaretlerinden biri.
Koldaki aşı izi gerçekten “bağışıklık hafızası” mı?
Burada önemli bir ayrım bulunuyor.
Bağışıklık sisteminin gerçekten hafızası var. Aşılamanın ardından gelişebilen bellek B ve T hücreleri, bağışıklık hafızasının önemli parçalarını oluşturuyor.
Ancak kolumuzda gördüğümüz yara izi bağışıklık hafızasının kendisi değil.
Skar yalnızca geçmişte o bölgede meydana gelen lokal reaksiyon ve doku iyileşmesinin görülebilen sonucu.
Bağışıklık hafızası ise çıplak gözle görülemeyen hücresel ve moleküler mekanizmalarla sürdürülüyor.
Bu nedenle kolumuzdaki birkaç milimetrelik iz için belki de en doğru tanım şu:
Kolumuzdaki aşı izi bağışıklığın kendisi değil, bağışıklama tarihimizin deride bıraktığı imzadır.
KAYNAKLAR
Dünya Sağlık Örgütü. BCG Vaccines: WHO Position Paper. Weekly Epidemiological Record, 2018.
Dünya Sağlık Örgütü. Smallpox.
Dünya Sağlık Örgütü. Smallpox Vaccines ve History of Smallpox Vaccination.
ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri. Smallpox Vaccine Administration.
ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri. Smallpox Vaccine Take Evaluation.
ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri. History of Smallpox.
T.C. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü. Verem Bilgilendirme Rehberi.
Luca S, Mihaescu T. History of BCG Vaccine. Maedica, 2013; 8(1):53-58.