Meme kanseri taramalarının kadınların kişisel risk düzeyine göre planlanması, erken tanıyı güçlendirirken gereksiz tetkik ve takiplerin azaltılmasına katkı sağlayabilecek bir yaklaşım olarak değerlendiriliyor. Ancak Hollanda’da yürütülen geniş kapsamlı bir araştırma, günümüzde kullanılan klasik risk modellerinin bu amaç için tek başına yeterli olmayabileceğini gösterdi.

Hollanda’nın iki yılda bir uygulanan ulusal mamografi programına yerleştirilen prospektif PRISMA kohortunda, 50–75 yaşları arasındaki 38 bin 767 kadının beş yıllık meme kanseri riski hesaplandı. Değerlendirmede Gail, BCSC, BOADICEA ve IBIS olarak bilinen dört yaygın risk modeli kullanıldı.

Medyan 4,3 yıllık takip süresinde 609 kadına meme kanseri tanısı kondu. Araştırmacılar, modellerin hem kanser gelişen ve gelişmeyen kadınları birbirinden ayırma gücünü hem de tahmin edilen riskin gerçek vaka sayılarıyla ne ölçüde örtüştüğünü inceledi.

Gail modelinin kadınları risk düzeylerine göre ayırt etme performansı düşük kaldı. BCSC, BOADICEA ve IBIS modelleri ise Gail modelinden daha iyi sonuç verse de performansları yalnızca mütevazı düzeydeydi. Bu bulgu, modellerin yüksek ve düşük riskli kadınları kesin biçimde ayırmakta zorlandığını gösterdi.

Risk tahminlerinin gerçek sonuçlarla uyumu açısından BCSC ve BOADICEA modelleri daha dengeli sonuç verdi. Gail ve IBIS modellerinin ise meme kanseri riskini olduğundan yüksek hesaplama eğilimi gösterdiği bildirildi.

Nadir görülen diyabet tipinde empagliflozin umut verdi
Nadir görülen diyabet tipinde empagliflozin umut verdi
İçeriği Görüntüle

Meme yoğunluğunun sürekli bir ölçüm olarak değerlendirilmesi, bu bilgiyi kullanan modellerin performansını bir miktar artırdı. Ancak elde edilen iyileşme, modellerin genel ayırt ediciliğini yüksek düzeye çıkarmak için yeterli olmadı.

Araştırmacılar, geleneksel risk modellerinin mamografi sıklığı veya ek görüntüleme gereksinimi gibi kişiselleştirilmiş tarama kararlarında tek başına kullanılmasının yeterli olmayabileceğini belirtti. Gelecekte genetik veriler, ayrıntılı aile öyküsü, meme yoğunluğu ve yaşam tarzı etkenlerinin daha kapsamlı biçimde birleştirildiği modellere ihtiyaç duyulabileceği ifade edildi.

Çalışmanın önemli sınırlılıklarından biri, bazı katılımcılara ait aile öyküsü ve genetik bilgilerin eksik olmasıydı. Bu durumun özellikle BOADICEA ve IBIS modellerinin performansını olduğundan düşük göstermiş olabileceği değerlendirildi.

Editör notu: Bulgular, bilimsel toplantıda sunulan bir araştırma özetine dayanıyor. Sonuçların klinik tarama uygulamalarına aktarılabilmesi için çalışmanın hakemli tam metin olarak yayımlanması ve farklı toplumlarda doğrulanması gerekiyor.