Son günlerde kamuoyuna yansıyan ve bir alışveriş merkezinde işlenen planlı cinayet, toplumda büyük bir infial yaratmıştır. Basına yansıyan bilgilere göre olayın faili, sosyal medya ve dijital iletişim platformları üzerinden faaliyet gösteren organize bir suç ağı tarafından para karşılığında tetikçi olarak kullanılmıştır. Olayın en dikkat çekici yönlerinden biri ise failin hukuken “çocuk” olarak kabul edilen yaş grubunda bulunmasıdır.
Bu olay, yalnızca bir adli vaka olarak değerlendirilmemelidir. Aksine, çocukluk kavramını, çocuk adalet sistemini ve günümüz koşullarında ceza sorumluluğuna ilişkin yaklaşımlarımızı yeniden tartışmamız gerektiğini göstermektedir.
Bugün hem uluslararası sözleşmeler hem de ulusal mevzuatımız bakımından 18 yaşını doldurmamış herkes çocuk kabul edilmektedir. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi, Çocuk Koruma Kanunu ve Türk Ceza Kanunu aynı yaklaşımı benimsemektedir. Bu yaklaşımın temelinde çocukların gelişim süreçlerinin devam ettiği, muhakeme yeteneklerinin henüz tam olarak olgunlaşmadığı ve bu nedenle özel koruma mekanizmalarına ihtiyaç duydukları düşüncesi yer almaktadır.
Ancak bu yaklaşımın şekillendiği dönemin dünyası ile günümüz dünyası arasında çok önemli farklılıklar bulunmaktadır.
1989 yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi hazırlanırken internet yoktu. Sosyal medya yoktu. Kripto para sistemleri yoktu. Çocukların dünyanın herhangi bir yerindeki organize suç ağlarıyla birkaç saniye içerisinde iletişim kurabilmesi mümkün değildi.
Bugün ise durum tamamen değişmiştir.
Dijital çağın çocukları, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar erken yaşlarda yetişkin dünyasının tüm unsurlarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Şiddet içerikleri, yasa dışı bahis ağları, uyuşturucu ticareti, silah kültürü, çevrim içi suç organizasyonları ve organize suç grupları artık çocukların cep telefonlarına kadar girmiş durumdadır.
On beş veya on altı yaşındaki bir genç; uluslararası platformlarda iletişim kurabilmekte, kripto para transferleri gerçekleştirebilmekte, yasa dışı faaliyetlere katılabilmekte ve profesyonel suç ağlarının bir parçası hâline gelebilmektedir. Bu gerçeklik karşısında sadece kronolojik yaşa dayalı bir değerlendirme yapmak giderek zorlaşmaktadır.
Daha da önemlisi, bazı suç örgütlerinin çocuklara tanınan hukuki koruma mekanizmalarını istismar etmeye başladıkları görülmektedir. Son yıllarda organize suç gruplarının, uyuşturucu satıcılarının ve çeşitli suç çevrelerinin çocukları kendi faaliyetlerinde kullanmaya yöneldiği dikkat çekmektedir. Çocukların hukuki statülerinden kaynaklanan avantajlar, bazı suç örgütleri tarafından bilinçli şekilde kullanılmakta ve çocuklar suç ekonomisinin bir parçası hâline getirilmektedir.
Bu durum yalnızca bir güvenlik sorunu değildir. Aynı zamanda bir çocuk koruma sorunudur.
Çünkü suç örgütleri tarafından kullanılan her çocuk aslında korunamamış bir çocuktur.
Öte yandan toplumda giderek güçlenen bir başka olgu da cezasızlık algısıdır. Özellikle planlı adam öldürme, cinsel saldırı, ağır yaralama, silahlı saldırı, uyuşturucu ticareti ve organize suç faaliyetlerinde çocuk faillerin işledikleri suçların ağırlığıyla orantılı sonuçlarla karşılaşmadığı yönündeki düşünce giderek yaygınlaşmaktadır.
Elbette çocuk adalet sisteminin amacı cezalandırmak değil, rehabilite etmektir. Çocukların topluma yeniden kazandırılması çağdaş hukuk sistemlerinin temel hedeflerinden biridir. Ancak rehabilitasyon hedefi ile toplumun adalet beklentisi arasında sağlıklı bir denge kurulamadığında sistemin meşruiyeti de tartışılmaya başlanmaktadır.
Bugün geldiğimiz noktada şu soruyu sormak zorundayız:
Dijital çağın gerçeklikleri karşısında çocukluk kavramını ve çocuk adalet sistemini yeniden değerlendirme zamanı gelmiş midir?
Kanaatimce bu sorunun cevabı evettir.
Her şeyden önce çocukluk tanımının yeniden tartışılması gerekmektedir. Çocukluk kavramı tarih boyunca sabit kalmış bir kavram değildir. Farklı dönemlerde ve farklı toplumlarda çocukluğun sınırları değişmiştir. Bugün de benzer bir tartışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.
Özellikle 15 yaşın altındaki bireylerin çocuk olarak değerlendirilmesi ve çocuklara yönelik özel koruma mekanizmalarının bu yaş grubunda yoğunlaştırılması; buna karşılık 15-18 yaş grubunun farklı bir hukuki statü içerisinde ele alınması bilimsel ve hukuki olarak tartışılmalıdır.
Bu öneri çocuk haklarından vazgeçilmesi anlamına gelmemektedir. Tam tersine, çocuk koruma sisteminin daha gerçekçi bir zemine oturtulmasını amaçlamaktadır.
İkinci olarak, ağır suçlar bakımından mevcut ceza sistemi yeniden gözden geçirilmelidir.
Kasten öldürme, tasarlayarak öldürme, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama, terör suçları, uyuşturucu ticareti ve organize suç faaliyetleri gibi ağır suçlarda yaşa bağlı otomatik ceza indirimlerinin yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bir insanın yaşam hakkını ortadan kaldıran planlı bir suç ile çocukluk dönemine özgü dürtüsel davranışlar aynı kategoride değerlendirilemez.
Özellikle organize şekilde işlenen ve önceden planlandığı açık olan suçlarda, failin eylemin sonuçlarını kavrayabilme kapasitesi dikkate alınarak hâkime daha geniş takdir yetkisi tanınmalıdır.
Ancak çocuk adalet sisteminde yapılacak reformlar yalnızca ceza artırımı ekseninde değerlendirilmemelidir. Çocuk suçluluğu meselesi, ceza hukukunda yapılacak sınırlı değişikliklerle çözülebilecek dar kapsamlı bir alan değildir. Aile yapısından eğitim sistemine, dijital ortamlardan sosyal hizmet mekanizmalarına kadar uzanan çok boyutlu bir yaklaşım gerektirmektedir.
Bir halk sağlığı uzmanı olarak çocuk suçluluğunu öncelikle bir halk sağlığı sorunu olarak görüyorum. Tıpkı bağımlılık, şiddet ve ruh sağlığı sorunlarında olduğu gibi çocuk suçluluğunda da risk faktörleri yıllar içerisinde birikmektedir. Aile içi sorunlar, okul başarısızlığı, eğitimden kopma, madde kullanımı, yoksulluk, sosyal dışlanma, dijital ortamların kontrolsüz kullanımı, şiddet içeriklerine maruz kalma ve suçla erken yaşta temas çocukları risk altına sokmaktadır.
Bu nedenle çözüm yalnızca cezaları artırmak değildir. Asıl hedef çocukların suçla karşılaşmasını önlemek olmalıdır.Okullarda dijital suç farkındalığı eğitimleri verilmelidir. Sosyal medya ve mesajlaşma platformlarında çocukların suç örgütleri tarafından kullanılmasını önleyecek mekanizmalar kurulmalıdır. Risk altındaki çocuklar erken dönemde tespit edilmeli ve sosyal hizmet sistemleri güçlendirilmelidir.
Adalet, sağlık, eğitim, sosyal hizmetler ve yerel yönetimler arasında çok daha güçlü bir koordinasyon sağlanmalıdır. Çocukların korunmasına yönelik düzenlemeler farklı kanunlar içerisine serpiştirilmiş hükümler yerine bütüncül ve koordineli bir çocuk politikası perspektifiyle ele alınmalıdır. Belki de artık ülkemizin, çocukları ilgilendiren hukuki, sosyal ve kurumsal düzenlemeleri tek bir çatı altında değerlendiren kapsamlı bir "Çocuk Koruma ve Çocuk Adaleti Reformu"na ihtiyacı vardır.
Çocukları korumak istiyorsak, yalnızca suç işlediklerinde değil; suç örgütlerinin radarına girdikleri ilk andan itibaren onları koruyabilmeliyiz. Ancak bütün bunları yaparken toplumun adalet duygusunu da göz ardı edemeyiz. Çocukları korumak ile ağır suçlar karşısında caydırıcılığı sağlamak birbirine zıt hedefler değildir. Gerçek çocuk koruma politikası; çocukların suç örgütleri tarafından kullanılmasını önleyen, ağır suçları caydıran, mağdurların haklarını gözeten ve toplumun adalet duygusunu güçlendiren dengeli bir sistem kurabilmektir.
Son olarak bir hususun özellikle altını çizmek isterim.
Bu yazıdaki amacım tüm çocukları daha fazla hapsegöndermek veya çocuklara daha ağır cezalar verilmesini savunmak değildir. Bir halk sağlığı hocası olarak benim önceliğim her zaman koruma, kontrol, önleme ve rehabilitasyondur. Esas başarı, çocukların suç işledikten sonra cezalandırılması değil, suçla hiç karşılaşmamalarını sağlayabilmektir.
Ancak değişen dünyada mevcut hukuki ve sosyal koruma sistemlerinin çocuklarımızı yeterince koruyamadığı da açıkça görülmektedir. Çocukların organize suç örgütleri tarafından kullanılabildiği, dijital platformlar üzerinden suç ağlarına dahil edilebildiği, şiddet ve suç kültürüne çok erken yaşlarda maruz kalabildiği bir dönemde eski kabullerimizi yeniden gözden geçirmek zorundayız.
Bugün birçok gencin işlediği bir suçun cezasını değil, "yatarını" hesaplayarak hareket ettiğini üzülerek görmekteyiz. Hukuk sistemimizin en tehlikeli çıktılarından biri hâline gelen "yatarı ne kadar?" sorusu, toplumda cezanın kesinliği ve caydırıcılığına ilişkin güvenin zedelenmesine neden olmaktadır. Daha da önemlisi, bu yaklaşım gençler arasında suçun sonuçlarına ilişkin yanlış bir algı oluşturmaktadır.
Kanaatimce "yatarı" kavramı yalnızca günlük dilimizden değil, suç ve ceza tartışmalarının tamamından çıkarılmalıdır. Çocuklarımız suç işlediklerinde ne kadar süre cezaevinde kalacaklarını değil, işledikleri fiilin mağdurlar üzerinde yaratacağı sonuçları, kendi geleceklerini nasıl etkileyeceğini ve topluma vereceği zararları düşünmelidir.
Çocukları korumak ile toplumun adalet duygusunu korumak birbirinin alternatifi değildir. Gerçek başarı; çocukları suçtan uzak tutan, suç örgütlerinin istismarını engelleyen, mağdurları koruyan ve gerektiğinde etkili yaptırımlar uygulayabilen dengeli bir sistemi kurabilmektir.
Çünkü çocuklarımızı korumanın en etkili yolu, onları suç işledikten sonra kurtarmaya çalışmak değil; suçla hiç karşılaşmayacakları bir ortam oluşturabilmektir.
Dijital çağın çocukları değişmiştir.
Belki de artık değişmesi gereken, çocukları korumak için kullandığımız kavramlar, kurumlar ve adalet mekanizmalarıdır.
Prof. Dr. Toker Ergüder
Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
TBMM Suça Sürüklenen Çocuklar Araştırma Komisyonu Uzmanı