Yıllardır yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görülen bu durum, bireyler arasında gelişim süresi ve şiddet açısından ciddi farklılıklar gösteriyor. Bilim dünyası bu değişkenliklerin altında yatan mekanizmaları uzun süredir mercek altına alıyordu; şimdi yeni bir bulgu, bu gizemi aydınlatabilir.
Uluslararası bir araştırma ekibi, kan hücrelerinde bulunan telomer adı verilen DNA parçalarının uzunluğu ile katarakt gelişimi arasında güçlü bir ilişki olduğunu tespit etti. Telomerler, kromozomların uçlarında yer alan ve hücresel bölünme ile yaşlanma süreçlerini etkileyen yapılar. Çalışmanın sonucuna göre, telomerleri daha kısa olan bireylerde katarakt riski artıyor ve lensin bulanıklaşması daha şiddetli oluyor.
Araştırmanın kapsamlı analizlerinde öne çıkan önemli noktalar şöyle:
• Araştırmacılar, büyük bir nüfus çalışmasında telomer uzunluğu ile katarakt gelişim riski arasında ters bir ilişki bulunduğunu kaydetti. Yani telomerler ne kadar kısa ise, katarakt gelişme olasılığı o kadar yüksek. İlginç biçimde daha uzun telomerlere sahip olmak da sonsuz bir koruma sağlamıyor; belli bir seviyeden sonra kazanç duruyor.
• Bir başka hasta grubunda yapılan değerlendirmede, kısa telomer uzunluğunun lensin daha yoğun opaklaşmasına eşlik ettiği görüldü. Böylece telomerlerin yalnızca risk göstergesi değil, kataraktın şiddetiyle de bağlantılı olabileceği öne çıktı.
• Telomer uzunluklarının sadece genetik olarak belirlenmediği; oksidatif stres, inflamasyon, sigara içimi, düşük fiziksel aktivite gibi yaşam tarzı faktörlerinin de telomerler üzerinde etkili olduğu belirtiliyor. Bu, hem yaşlanma hem de katarakt riskini etkileyebilecek çevresel ve davranışsal faktörlere ışık tutuyor.
Bu bulgular, kataraktı sadece gözün kendi yaşlanma sürecinin bir yan ürünü olarak değil, vücuttaki daha geniş bir “biyolojik yaşlanma göstergesinin yansıması” olarak ele almayı mümkün kılıyor. Henüz klinik uygulamada telomer ölçümü rutin bir tarama yöntemi olarak yer almasa da, bu tür biyolojik yaş göstergelerinin ileri araştırmalarla katarakt ve diğer yaşlanma ilişkili hastalıkların daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabileceği düşünülüyor.
Sonuç olarak bilim insanları, gözün içindeki bulanıklığın sadece takvimle değil, hücrelerimizin derinliklerinde yazılı bir yaşlanma imzası ile de bağlantılı olduğunu vurguluyor. Bu, hem tıbbi anlayışımızda hem de koruyucu sağlık yaklaşımında yeni ufuklar açabilir.




