1930’ların başında İzmir’den Aydın’a doğru ilerleyen bir trenin penceresinden dışarı bakan yolcunun göreceği manzara, bugünkü Ege ovalarından oldukça farklıydı.

Küçük Menderes taştığında sular geniş alanlara yayılıyor, sazlıkların arasında durgun su birikintileri oluşuyor, göl ile bataklık arasındaki sınırlar belirsizleşiyordu.

Uzaktan bakıldığında bereketli görünen bu coğrafyanın içinde görünmeyen başka bir hayat vardı.

Anopheles sivrisinekleri.

Ve bazı sivrisineklerin taşıdığı Plasmodium parazitleri.

Sıtma, enfekte dişi Anopheles sivrisineklerinin ısırmasıyla insana geçen paraziter bir hastalıktır. Ateş, titreme, baş ağrısı ve terleme hastalığın klasik belirtileri arasında yer alır. Ağır vakalarda ciddi kansızlık, bilinç bozuklukları, solunum sıkıntısı ve organ yetmezlikleri gelişebilir.

Bugün hastalığın biyolojisini ayrıntılı biçimde biliyoruz.

Fakat Cumhuriyet’in ilk yıllarında Anadolu insanı için sıtma çoğu zaman birkaç kelimeyle tarif edilen bir hayat gerçeğiydi:

Ateş. Titreme. Terleme. Halsizlik. Ve yeniden başlayan ateş.

Ateş geçiyor, hastalık bazen geri dönüyordu

Türkiye’de tarihsel olarak yerli sıtma vakalarının büyük bölümü Plasmodium vivax ile ilişkiliydi.

Bu parazitin önemli özelliklerinden biri, bazı formlarının karaciğerde sessiz biçimde kalabilmesi ve ilk hastalık tablosundan haftalar ya da aylar sonra yeniden ateş nöbetlerine yol açabilmesidir.

Bu nedenle sıtma yalnızca birkaç günlük bir hastalık değildi.

Bir tarım toplumunda hastalığın etkisi hastanın yatağının çok ötesine uzanıyordu.

Tarlaya gidemeyen çiftçi…

Günlerce çalışamayan işçi…

Ateşler içinde kalan çocuk…

Bakım vermek zorunda olduğu halde kendisi de halsiz düşen anne…

Bir insanın hastalanması, bazen bütün bir ailenin üretim ve yaşam düzenini etkileyebiliyordu.

Sıtma bu nedenle yalnızca klinik bir hastalık değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bir halk sağlığı sorunu haline gelmişti.

Ve Cumhuriyet’in önündeki soru giderek belirginleşiyordu:

Hastayı tedavi etmek yeterli miydi?

Yoksa hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştıran çevreyi de değiştirmek mi gerekiyordu?

Cellât Gölü’nün hikâyesi işte bu sorunun etrafında şekillendi.

Adı bile ürkütüyordu: Cellât Gölü

Bugünkü İzmir’in Selçuk ve Torbalı çevresindeki Küçük Menderes havzasında bulunan Cellât Gölü ve çevresindeki bataklık alanlar, uzun yıllar sıtmayla birlikte anıldı.

Bölgeden İzmir’deki hastanelere sıtmalı hastaların gönderildiği, özellikle hastalığın arttığı dönemlerde sağlık kurumlarının yoğunluk yaşadığı dönemin kayıtlarına yansıdı.

Cellât Gölü’nü içine alan coğrafya, Aydın Sıtma Mücadele Mıntıkası içerisinde hastalığın yakından izlendiği bölgelerden biriydi.

Rakamlar sorunun büyüklüğünü daha açık biçimde gösteriyordu.

1930 yılında Türkiye genelinde sıtmayla mücadele kapsamına alınan köylerin sayısı 3.375’e ulaşmıştı.

Yaklaşık 1,5 milyon kişi muayene edilmiş, bunlardan 344 bini tedavi altına alınmış, halka yaklaşık 4.496 kilogram kinin ücretsiz dağıtılmıştı.

Bir başka çarpıcı veri 1936 yılına aitti.

Cellât Gölü’nün bulunduğu bölgeyi de kapsayan Aydın Sıtma Mücadele Bölgesi’nde 139.556 kişi muayene edildi. On binlerce kan örneği incelendi ve 23.655 kişide sıtma tespit edilerek tedavi uygulandı.

Dönemin kayıtlarında muayene edilenler arasındaki sıtma oranı yüzde 16,09 olarak bildiriliyordu.

Burada önemli bir ayrım vardır:

Bu oran bütün bölge nüfusunun yüzde 16’sının sıtmalı olduğu anlamına gelmez.

Muayene edilen kişiler içerisindeki tespit oranını ifade eder.

Yine de rakamların gösterdiği tablo açıktı:

Sıtma birkaç hastanın ya da birkaç köyün meselesi değildi.

Devlet çapında örgütlü mücadele gerektiren bir toplum sağlığı problemiydi.

Cumhuriyet reçetenin dışına çıktı

Genç Cumhuriyet’in sıtma mücadelesindeki dikkat çekici yönlerden biri, hastalığı yalnızca hekimin karşısındaki hasta üzerinden değerlendirmemesiydi.

Elbette hastaya ilaç gerekiyordu.

Dönemin en önemli sıtma ilaçlarından biri kinindi.

Ama hastalar tedavi edildikten sonra aynı çevrede sivrisinekler çoğalmaya devam ediyorsa bulaş zinciri yeniden kurulabiliyordu.

Bu nedenle mücadelenin başka bir cephesi daha vardı:

Çevre.

1926 yılında kabul edilen 839 sayılı Sıtma Mücadelesi Kanunu, bu alandaki kurumsal mücadelenin temel hukuki düzenlemelerinden biri oldu.

1930 tarihli 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu da sıtmayla mücadeleye özel hükümler içeriyordu.

Refik Saydam döneminde sıtma; trahom, frengi, verem ve diğer bulaşıcı hastalıklarla birlikte Cumhuriyet’in koruyucu sağlık politikalarının önemli başlıklarından biri haline geldi.

Böylece sıtma yalnızca hekimin değil;

sağlık memurunun,

laboratuvar çalışanının,

yerel yöneticinin,

mühendisin

ve merkezi idarenin de mücadele alanıydı.

Cellât Gölü bu anlayışın en görünür örneklerinden birine dönüşecekti.

1931: Suların içinden geçen tren

Şubat 1931’de Mustafa Kemal Atatürk İzmir ve çevresinde incelemelerde bulunuyordu.

O günlerde Küçük Menderes taşmıştı.

Cellât Gölü’nün su seviyesi yükselmiş, geniş alanlar su altında kalmış ve İzmir-Aydın demiryolunun bazı kesimleri taşkından etkilenmişti.

Atatürk’ü taşıyan tren de suyun etkilediği hat üzerinde dikkatle ve yavaş biçimde ilerlemek zorunda kaldı.

Ancak trenin penceresinden görülen yalnızca bir taşkın değildi.

Suyun çevresindeki köylerde yıllardır devam eden bir sağlık sorunu vardı.

Cellât Gölü’nün kurutulması fikri aslında daha önce de gündeme gelmişti.

1931’deki incelemelerden sonra çalışmalar yeniden hız kazandı.

Etütler yapıldı.

Projeler hazırlandı.

Ve mesele giderek yalnızca “fazla suyu uzaklaştırma” işi olmaktan çıktı.

Bir halk sağlığı müdahalesine dönüştü.

Bir bataklığa karşı mühendislik

28 Nisan 1935’te Cellât Gölü’nün kurutulması için kapsamlı çalışmalar başladı.

Ekskavatörler toprağa girdi.

Kanallar açıldı.

Sular yönlendirildi.

Bataklık alanlarda drenaj sağlandı.

Sonunda Kuşadası yönünden Cellât Gölü sahasına uzanan yaklaşık 46 kilometrelik ana kanal ve ona bağlanan yan kanallardan oluşan bir sistem meydana getirildi.

Çalışmalar 1940 yılında tamamlandığında Cellât Gölü sahasında yaklaşık 1.200 hektarlık arazi kazanılmıştı.

Fakat tıp tarihi açısından daha önemli olan, kazanılan toprağın kaç hektar olduğundan çok başka bir şeydi:

Sivrisineklerin üreme ortamlarının azaltılması amaçlanıyordu.

1930’ların şartlarında bataklıkların kurutulması ve durgun suların drenajı, sıtma vektörlerinin üreme alanlarını azaltmaya yönelik çevresel mücadelenin önemli araçları arasındaydı.

Bugünün sıtma kontrol yöntemleri ise çok daha farklı ve çeşitlidir.

Dünya Sağlık Örgütü günümüzde özellikle insektisit uygulanmış cibinlikler ve kapalı alanlarda kalıcı insektisit uygulamalarını temel vektör kontrol yöntemleri arasında göstermektedir. Larva kaynaklarının yönetimi ve çevresel düzenlemeler ise yerel koşullara göre tamamlayıcı araçlar olarak kullanılabilmektedir.

Dolayısıyla Cellât Gölü’nde yapılanları bugünün yöntemleriyle bire bir eşitlemek doğru değildir.

Ancak temel halk sağlığı düşüncesi dikkat çekici biçimde benzerdir:

Bulaş zincirine, hastalık henüz insana ulaşmadan müdahale etmek.

Kinin şişesi ile ekskavatör aynı cephedeydi

Cellât Gölü hikâyesinin tıp tarihi açısından belki de en anlamlı tarafı burada ortaya çıkar.

Bir tarafta hekimin elinde kinin vardı.

Diğer tarafta mühendisin önünde bataklık.

Bir tarafta laboratuvarda incelenen kan örnekleri…

Diğer tarafta kilometrelerce uzanan drenaj kanalları…

Görüntüler birbirinden tamamen farklıydı.

Ama hedef aynıydı:

Sıtmanın insanlar üzerindeki yükünü azaltmak.

Bu hikâye aynı zamanda modern halk sağlığının temel ilkelerinden birini hatırlatır.

İnsan sağlığı yalnızca hastane koridorlarında korunmaz.

Temiz su,

çevre düzenlemesi,

barınma koşulları,

eğitim,

yeterli beslenme,

vektör kontrolü,

erken tanı

ve sağlık hizmetlerine erişim de bir toplumun hastalık yükünü belirler.

Bu açıdan Cellât Gölü’nün kurutulması yalnızca bir mühendislik tarihi değildir.

Aynı zamanda Türkiye’nin çevre sağlığı ve koruyucu hekimlik tarihinin bir parçasıdır.

Cellât’tan Sağlık’a

Çalışmalar tamamlandığında yalnızca coğrafya değişmedi.

Bir zamanlar Cellât Gölü’nün bulunduğu sahada tarıma uygun yeni alanlar ortaya çıktı.

Kurutulan arazinin bir bölümü topraksız köylülere ve göçmenlere tahsis edildi.

Bölgede kurulan yeni yerleşim önce Ahmetli Köyü’ne bağlı Sağlık Mahallesi olarak anıldı.

Daha sonraki idari düzenlemelerle bu yerleşim 1965’ten itibaren Sağlık Köyü adını aldı.

Cellât Gölü’nün bulunduğu geniş tarım sahası ise zamanla Sağlık Ovası adıyla anılmaya başladı.

Bir coğrafyanın iki adı arasındaki fark belki de Cumhuriyet’in erken dönem sağlık politikasının sembolik bir özeti gibiydi:

Cellât.

Ve ardından:

Sağlık.

Birinde hastalıkla özdeşleşmiş bir geçmiş vardı.

Diğerinde hastalıktan korunmayı amaçlayan bir toplum sağlığı ideali.

Sıtma Türkiye’den tamamen silindi mi?

Cellât Gölü günlerinden bugüne Türkiye’nin sıtmayla mücadelesinde çok büyük bir mesafe alındı.

Türkiye’de yerli sıtma bulaşı uzun yıllardır görülmemektedir ve Avrupa Bölgesi’nde yerli bulaşın kesilmesi açısından önemli başarı sağlanmıştır.

Ancak burada bilimsel açıdan önemli bir ayrımı korumak gerekir:

Bir ülkede yerli bulaşın uzun süre görülmemesi ile Dünya Sağlık Örgütü tarafından resmî olarak “malaria-free” yani sıtmadan arındırılmış ülke sertifikası verilmesi aynı şey değildir.

Türkiye, DSÖ’nün resmî olarak sıtmadan arındırılmış ülkeler listesinde henüz yer almamaktadır.

Ayrıca endemik ülkelerden Türkiye’ye gelen kişilerde importe sıtma vakaları görülebilmektedir.

Bu nedenle sürveyans, erken tanı ve sağlık çalışanlarının sıtmayı hatırlaması hâlâ önem taşır.

Çünkü sıtma dünyadan kaybolmuş değildir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün 2025 Dünya Sıtma Raporu’na göre 2024 yılında dünyada yaklaşık 282 milyon sıtma vakası ve 610 bin sıtmaya bağlı ölüm meydana geldiği tahmin edilmektedir.

Cellât Gölü’nün hikâyesi bu nedenle yalnızca geçmişin bir sağlık mücadelesi değildir.

Bugüne de bir şey söyler.

Bir hastalığı yenmek bazen reçeteden fazlasını gerektirir

Yaklaşık bir asır önce Küçük Menderes Ovası’nda sıtmayla mücadele edenlerin önünde bugünkü ilaçlar, modern tanı yöntemleri ya da gelişmiş epidemiyolojik takip sistemleri yoktu.

Ama önemli bir gerçeği görmüşlerdi:

Hastalık yalnızca insan bedeninde başlamıyordu.

Bazen suyun kenarında,

bazen bir sivrisineğin yaşam döngüsünde,

bazen yoksullukta,

bazen sağlık hizmetine erişememekte,

bazen de çevrenin insan sağlığına uygun biçimde düzenlenememesinde başlıyordu.

Bu nedenle mücadele de yalnızca reçetede bitmedi.

Hekim hastayı tedavi etti.

Laboratuvar kanı inceledi.

Sağlık ekipleri köylere ulaştı.

Kinin dağıtıldı.

Mühendisler kanallar açtı.

Paul Broca Konuşmanın Beyindeki İzini Nasıl Buldu?
Paul Broca Konuşmanın Beyindeki İzini Nasıl Buldu?
İçeriği Görüntüle

Bataklığın suyu çekildi.

Ve yıllar içinde bir isim haritalardan silinmeye başladı:

Cellât Gölü.

Yerinde başka bir isim yaşamaya devam etti:

Sağlık Ovası.

Belki de bu iki kelime arasındaki dönüşüm, Türkiye’nin erken Cumhuriyet dönemindeki halk sağlığı anlayışını anlatan en güçlü cümlelerden biridir.

Çünkü bazen tıp tarihi bir ameliyathanede değil, bir bataklığın kıyısında yazılır.


Editör Notu

Bu yazı; dönemin mevzuatı ve resmî kayıtları, Sağlık Bakanlığının tarihsel kaynakları, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nde yayımlanan Mehmet Karayaman’ın “Cellât Gölü’nden Sağlık Ovası’na” başlıklı akademik çalışması, Dünya Sağlık Örgütü sıtma verileri ve Türkiye’de sıtmanın epidemiyolojisini inceleyen bilimsel çalışmalar esas alınarak hazırlanmıştır.

Tarihsel olayların okuyucu tarafından daha kolay anlaşılabilmesi amacıyla edebî bir anlatım kullanılmış; kaynaklarla doğrulanamayan hayalî kişiler, konuşmalar veya olaylar metne eklenmemiştir. Sıtmayla ilgili güncel tıbbi bilgiler, tarihsel uygulamalarla günümüz vektör kontrol yöntemlerinin birbirine karıştırılmaması gözetilerek aktarılmıştır.