Tıp Bayramı’nın hikâyesi, ülkemizde modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilen 14 Mart 1827 tarihine uzanır. Ancak bu gün gerçek anlamını 14 Mart 1919’da kazanmıştır. Zira bu tarih, işgale karşı yükselen bir direnişin ve bir milletin onurunu koruma kararlılığının sembolü hâline gelmiştir.
14 Mart’ın çıkış noktası, Osmanlı Devleti’nin 30. padişahı ve 109. İslam halifesi II. Mahmud dönemine dayanır. II. Mahmud’un 31 yıllık saltanatı siyasi açıdan zorlu bir dönem olmakla birlikte, modernleşme adımlarının da atıldığı bir süreçtir. Bu reformların önemli yansımalarından biri sağlık alanında görülür.
Dönemin hekimbaşısı Mustafa Behçet Efendi, modern tıp eğitiminin medrese sistemi dışında, çağdaş yöntemlerle verilmesi gerektiğini savunur. Süleymaniye Tıp Medresesi’nde yetişmiş olmasına rağmen, tıbbın modern okullarda öğretilmesi gerektiğine inanır ve bu doğrultuda girişimlerde bulunur.
1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırılmış ve yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusu kurulmuştur. Yeni kurulan bu ordunun hekim ve cerrahlara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç doğrultusunda Mustafa Behçet Efendi’nin girişimleriyle modern anlamdaki ilk tıp okulu olan Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire, 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda açılmıştır.
II. Abdülhamid döneminde sağlık alanında önemli gelişmeler yaşanır. Osmanlı coğrafyasında birçok sağlık kurumu inşa edilir, mevcut kurumlar onarılır, ameliyathaneler ve doğumevleri açılır, tıpta branşlaşma hız kazanır. Bu dönemin en önemli eserlerinden biri Mekteb-i Tıbbiye-i Şahanedir. Yapımına 1894 yılında başlanan bu modern tıp okulunun açılışı 6 Kasım 1903’te gerçekleştirilmiştir. Almanca, Fransızca ve Türkçe eğitim verilen bu kurum yalnızca hekimler değil, aynı zamanda önemli bilim insanları ve devlet adamları da yetiştirmiştir.
1914’te Birinci Dünya Savaşı başladığında tıbbiyeliler de cepheye çağrılmıştır. 1915’ten itibaren tıp öğrencileri başta Çanakkale olmak üzere pek çok cephede görev almıştır. Bu süreçte tüm hocalar ve öğrenciler askeri birliklere dağıtıldığı için Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane bir yıl boyunca kapalı kalmış, bina ise Hilal-i Ahmer Hastanesi olarak kullanılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı boyunca 765 tıp öğrencisinden 346’sı şehit düşmüş, geri dönememiştir. Daha da acısı, 1915 yılında Tıbbiye’ye kayıt yaptıran birinci sınıf öğrencilerinin tamamı Çanakkale’de şehit olmuş ve bu nedenle 1921 yılında Tıbbiye hiç mezun verememiştir.
Savaşın ardından İstanbul işgal edilmiştir. 13 Kasım 1918’de müttefik donanmaları İstanbul önlerine demirlediğinde, Haydarpaşa’daki Tıbbiye binasının pencerelerinden bu manzarayı izleyen öğrenciler ve hocalar gözyaşlarını tutamamıştır.
O sırada Tıbbiyeli Tevfik Salim, arkadaşlarına hitaben şu sözleri söylemiştir:
“Efendiler! Ordusu asla mağlup olmamış bir milletin çocuklarısınız. Çanakkale’de aylarca ateş ve ölüm saçan ve büyüklerinizi korkutup yenemeyen bu donanmanın bugünkü kuru gürültüsü sizi telaşlandırmasın.”
Aynı gün Mustafa Kemal Paşa, Adana’dan trenle İstanbul’a dönmüştür. Öğlen saatlerinde Haydarpaşa Garı’na gelen Mustafa Kemal Paşa, Boğaz’daki işgal gemilerini görünce yanında bulunan yaveri Cevat Abbas’a şu meşhur sözlerini söylemiştir:
“Geldikleri gibi giderler.”
İngilizler Aralık 1918’de Tıbbiye’yi işgal etmek istemiş, öğrencilerin direnişi nedeniyle bu ancak 3 Şubat 1919’da gerçekleşebilmiştir. İşgal sonrası öğrenciler çatı katına sürülmüş, karyolaları alınmış ve yer döşeklerinde yatmaya mecbur bırakılmıştır. Gece tuvaletlere inmeleri dahi yasaklanmış, askeri öğrencilerin üniformaları çıkarılmış ve okula alınacak öğrenci sayısı 20 ile sınırlandırılmıştır.
Bütün bu baskılara rağmen tıbbiyeliler direnişten vazgeçmemiştir. 15 genç tıbbiyeli, bir gece Fenerbahçe’deki İngiliz cephaneliğini basarak silah ve bombaları kaçırmış, bunları işgal altındaki Tıbbiye binasının bodrumunda saklamış ve Anadolu’ya ulaştırmıştır.
İşgal güçleri eğitimi durdurmak istemiş ancak dört Fransız hekimin eğitim kadrosuna alınması ve öğrenci sayısının sınırlandırılması şartıyla eğitime izin verilmiştir. Öğrencilerin karyolaları işgalci askerler için alınmış, üniforma giymeleri yasaklanmıştır. Bu durumu protesto eden tıbbiyeliler, başlarında fes, üzerlerinde pijama ya da gecelik entarilerle derslere girmiştir.
Okullarının işgalini kabullenemeyen bazı öğrenciler Anadolu’ya geçerek Kuvayı Milliye’ye katılmış, okulda kalanlar ise kurdukları gizli teşkilatlar aracılığıyla İstanbul’daki depolardan silah kaçırıp sandallar ve gemilerle Anadolu’ya taşımıştır.
İşte bu atmosferde, ay yıldızlı bayrağın dışında başka bir bayrağın İstanbul’da dalgalanmasına daha fazla sessiz kalamayan tıbbiyeliler, Sırrı, Kazım İsmail, Yusuf, Müfit ve Hikmet’in öncülüğünde bir protesto toplantısı düzenleme kararı alır. Okul yönetimine Tıbbiyenin kuruluşunun 92. yılını kutlayacaklarını bildirirler.
14 Mart 1919 günü Beyazıt’taki Darülfünun binasında düzenlenen toplantıya hocalar, yabancı Kızılhaç temsilcileri, Fransız sıhhiye yetkilileri, İnas Darülfünunu öğrencileri ve basın temsilcileri katılır.
Burada konuşma yapan Dr. Memduh Necdet, tarihe geçen şu sözleri söyler:
“İtiraf ediyoruz ki vatan, bilhassa onun kalbi ve beyni olan İstanbul korkunç bir buhran geçiriyor. Ama korkmuyoruz… Buradayız, burada kalacağız… İstanbul bizimdir; çünkü halife ve hakan yatağıdır. İstanbul bizimdir; çünkü şehitler ve tarih buradadır. İstanbul bizimdir; çünkü istiklâl buradadır.”
Bu sözlerin ardından salon alkışlarla yankılanırken İngiliz bahriyelileri toplantıyı zor kullanarak dağıtır ve birçok öğrenciyi tutuklar.
Aynı anda tıbbiyeliler, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin iki saat kulesi arasına büyük bir Türk bayrağı asar. Bu eylem kısa sürede tüm ülkede yankı bulur ve milli mücadelenin sembollerinden biri hâline gelir.
Bugün kutladığımız 14 Mart Tıp Bayramı’nın çıkış noktası işte bu direniştir. Bu bayramın özünde bir meslek kutlamasından çok, işgale karşı yükselen bir başkaldırı vardır.
Haydarpaşa’da şekillenen Tıbbiyeli ruhu, milli mücadele bilinciyle yoğrulmuş bir ruhtur. Tıbbiyeliler ya yaralı Mehmetçiklere şifa veren hekimler olmuş ya da bu toprakları vatan kılmak için canlarını feda eden kahramanlar arasına katılmıştır.
1918’de büyük savaş sona ermiş olsa da tıbbiyeliler için yeni bir mücadele başlamıştır: Milli Mücadele. İzmir’in işgalinden sonra düzenlenen mitinglerde Tıbbiye öğrencileri ön saflarda yer almış, bildiriler dağıtmış ve halkı direnişe çağırmıştır.
Tıbbiyeliler daha sonra aralarından bir temsilciyi Sivas Kongresi’ne göndermeye karar verir. Topladıkları para yalnızca bir kişinin yol masrafına yettiği için Hikmet Bey gönderilir.
Sivas’ta yaptığı konuşma Türk tarihine kazınır:
“Paşam, murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle reddeder ve takbih ederiz. Farz-ı mahal, manda fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz.”
Bu sözler kongre salonunda büyük etki yaratır. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa şu değerlendirmeyi yapar:
“Arkadaşlar, gençliğe bakın; Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin! Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size bağlanmıştır.”
Ardından Hikmet Bey’e dönerek şöyle der:
“Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm!”
Bu sözler üzerine Hikmet Bey ayağa fırlayarak:
“Var ol Paşam!..”
demiş ve Mustafa Kemal’in elini öpmüştür.
Mustafa Kemal Atatürk, millî meselelerde askeri tıp öğrencilerinin öncü rol oynadığı kanaatini çeşitli zamanlarda dile getirmiştir. Sivas Kongresi’nde Hikmet Bey’i alnından öperek onu “daima ilerici ve devrimci fikirlere alemdarlık etmiş olan tıbbiyenin mümessili genç” olarak tanıtması, Türk hekimleri için bir övünç kaynağı kabul edilmiştir.
14 Mart 1921’de, Kadıköy’deki Hale Sineması’nda yapılan törenle Tıp Bayramı ilk kez daha geniş katılımla kutlanmıştır. Tıbbiyeliler Mekteb-i Tıbbiye’den yürüyerek tören alanına gitmiş ve böylece 14 Mart kutlamaları bir gelenek hâline gelmiştir.
Bugün 14 Mart’ı kutlarken aslında yalnızca bir mesleği değil, bir direniş ruhunu anıyoruz. Çünkü Haydarpaşa’da doğan o ruh, gerektiğinde yaralı askerlere şifa veren bir hekim; gerektiğinde vatan için canını ortaya koyan bir kahraman olmayı göze almış gençlerin ruhudur.
Bu nedenle 14 Mart Tıp Bayramı’nın hikâyesi, yalnızca bir meslek tarihinin değil, aynı zamanda bir milletin onur ve bağımsızlık mücadelesinin hikâyesidir.



