Bir iğneyle hayat değişir mi? Daha doğrusu, bir iğneyle sadece kilo mu gider, yoksa beden algımız, sağlık anlayışımız ve hatta toplumun “normal” tanımı da mı yerinden oynar? Son iki yıldır GLP-1 türevi zayıflama ilaçları etrafında dönen tartışma tam olarak bu sorunun etrafında şekilleniyor. Bir yanda mucize beklentisi, diğer yanda derin bir tedirginlik… Ve ortada, hızla zayıflayan ama aynı hızla düşünmeyi unutan bir dünya.
GLP-1 ilaçları yeni değil. Diyabet tedavisinde yıllardır kullanılan bu moleküller, iştahı baskılaması ve mide boşalmasını yavaşlatması sayesinde kilo kaybı sağlıyor. Yeni olan şey, bu ilaçların bir tedavi aracından çıkıp küresel bir “zayıflama kültürü”nün merkezine oturması. Hollywood’dan sosyal medyaya, iş dünyasından sıradan sokak sohbetlerine kadar herkes aynı soruyu soruyor: “Başladın mı?”
Bu sorunun masum olmadığı açık. Çünkü artık mesele kilo vermek değil; hızlı, zahmetsiz ve neredeyse bedelsiz kilo vermek. Oysa tıpta “zahmetsiz” diye bir kavram yoktur. Bedel ödenir, sadece bedelin nerede ve ne zaman ortaya çıkacağı başta fark edilmez.
GLP-1 ilaçlarının kısa vadeli etkileri etkileyici. Klinik çalışmalarda yüzde 15–20’lere varan kilo kayıpları bildiriliyor. Tip 2 diyabetli hastalarda kan şekeri kontrolü iyileşiyor, bazı kişilerde tansiyon ve lipid profili düzeliyor. Bunlar küçümsenecek kazanımlar değil. Özellikle obezitenin eşlik ettiği metabolik hastalıklar düşünüldüğünde, bu ilaçların hekim kontrolünde ve doğru endikasyonla kullanımı gerçek bir tıbbi araçtır.
Sorun, tam da burada başlıyor: “doğru endikasyon”.
Bugün GLP-1 ilaçları, obezitesi olmayan, metabolik hastalığı bulunmayan, sadece aynadaki görüntüsünden hoşnut olmayan insanlar tarafından da talep ediliyor. Hatta bazı ülkelerde, bu ilaçlar bir tür estetik müdahale gibi pazarlanıyor. İncelik, sağlıkla eş anlamlıymış gibi sunuluyor. Oysa zayıf olmak her zaman sağlıklı olmak değildir; kilolu olmak da otomatik olarak hasta olmak anlamına gelmez. Tıp, bu basit denklemle çalışmaz. Ama piyasa çalışır.
İlaç endüstrisinin bu alandaki iştahı da en az kullanıcıların iştahı kadar kabarık. Küresel pazarın birkaç yıl içinde yüz milyarlarca dolara ulaşacağı öngörülüyor. Böyle bir ekonomik büyüklük söz konusuysa, bilimsel temkinin yerini pazarlama cümlelerinin alması şaşırtıcı değildir. Sorulması gereken soru şudur: Bu ilaçlar gerçekten bir halk sağlığı çözümü mü, yoksa yeni bir kronik bağımlılık mı yaratıyoruz?
Çünkü GLP-1 ilaçları bırakıldığında, kilonun büyük kısmı geri geliyor. Bu artık saklanan bir gerçek değil. Yani kişi, ya ilacı sürekli kullanacak ya da verdiği kiloyu yeniden alacak. Bu durum, obeziteyi biyolojik bir kader gibi sunan tehlikeli bir söylemi besliyor: “Benim vücudum böyle, ilaçsız olmuyor.” Oysa obezite çok boyutlu bir sorun. Genetik yatkınlık vardır ama çevre, beslenme, hareket, uyku, stres ve sosyoekonomik koşullar en az genetik kadar belirleyicidir. İlacı merkeze koyduğunuzda, bu karmaşık tabloyu tek bir moleküle indirgemiş olursunuz.
Bir başka kritik nokta da yan etkiler. Bulantı, kusma, ishal gibi sindirim sistemi sorunları en sık görülenler. Daha nadir ama daha ciddi olanlar da var: safra kesesi problemleri, pankreatit riski, kas kaybı ihtimali… Hızlı kilo kaybının bedeli çoğu zaman kas dokusundan ödenir ve bu, özellikle ileri yaşta ciddi bir sağlık sorunudur. Tartıda eksilen her kilo, sağlıktan kazanım değildir.
Burada durup şu soruyu sormak gerekiyor: Biz neyle mücadele ediyoruz? Obeziteyle mi, yoksa obezitenin yarattığı rahatsız edici görüntüyle mi? Eğer hedef sadece incelmekse, GLP-1 ilaçları bir süre bu ihtiyacı karşılar. Ama hedef sağlıklı bir toplumsa, bu ilaçlar tek başına yeterli değil, hatta yanlış kullanıldığında hedefi saptırıcı olabilir.
Asıl mesele, kolaycılığın cazibesi. Modern dünya bize şunu fısıldıyor: “Çabalamana gerek yok.” Diyet zor, hareket zor, yaşam tarzı değişikliği zor… İğne kolay. Oysa halk sağlığı tam da zor olanla ilgilenir. Sigara ile mücadelede nasıl sadece nikotin bantlarına güvenmediysek, obeziteyle mücadelede de sadece iğnelere yaslanamayız. Fiyat politikaları, gıda endüstrisinin denetlenmesi, çocukluk çağından itibaren sağlıklı beslenme alışkanlıkları, şehirlerin yürünebilir hâle getirilmesi… Bunlar manşet olmaz ama kalıcı etki yaratır.
GLP-1 ilaçları şeytan değildir. Doğru hastada, doğru dozda, doğru izlemle kullanıldığında ciddi fayda sağlar. Ama onları bir “toplumsal zayıflama reçetesi”ne dönüştürmek, yarın daha büyük bir sağlık yüküyle karşımıza çıkabilir. Bugün incelirken, yarın bağımlı hâle gelmek; bugün sessiz bir çözüm bulurken, yarın yüksek bir fatura ödemek mümkündür.
Bu yüzden meseleye ne kör bir hayranlıkla ne de toptan bir reddiyeyle bakmak gerekir. Akıl, denge ve sorumluluk… Tıbbın pusulası budur. Kilo vermek bir hedef olabilir ama sağlığı kaybetmek pahasına değil. Ve unutmamak gerekir: İğneyle bastırılan iştah, düşünmeyle yönetilmezse, sorun sadece ertelenmiş olur.
Zayıflamak bir sonuçtur, amaç değil. Amaç sağlıklı, üretken ve dengeli bir hayat kurmaktır. GLP-1 ilaçları bu yolculukta bir araç olabilir; direksiyon olmamalıdır. Direksiyonu kim tutuyor sorusunu sormadan yola çıkanlar, nereye vardıklarını fark ettiklerinde çoğu zaman iş işten geçmiş olur.