Önce kadınlar sustu, sonra yaşlılar başlarını önlerine eğdi. Delikanlılar birbirlerinin yüzüne bakamaz oldu. Çünkü bu sadece iki gencin sıradan bir kaçışı değildi. Bu kaçış, törenin kalbine saplanan bir ok gibiydi.
Kazak atalar derlerdi ki:
“Ok bedene saplanırsa yara olur; söze saplanırsa dava olur.”
Ve artık ortada bir yara değil, büyük bir dava vardı.
Olcay gece vakti Anet Baba’nın yanına vardığında, bozkırın karanlığı daha da ağırlaşmıştı. Yaşlı bilgenin çadırında ateş yanıyordu; ama ateşin ışığı bile o gece sıcaklık vermiyordu. Anet Baba, Olcay’ın telaşını yürüyüşünden anlamıştı.
Çünkü bozkırda insanın dili susabilir, ama adımları konuşurdu.
“Evlat!!! Bu vakitte seni getiren nedir?” diye sordu.
Olcay başını önüne eğdi. Sözleri boğazına düğümlendi. Sonra ağır ağır konuştu:
“Kalkaman, Mamır’ı alıp kaçtı.”
Bu cümle çadırın içine düşmedi; sanki toprağın altına işledi. Bir süre kimse konuşamadı. Anet Baba gözlerini ateşe dikti. Alevin içinde sanki geçmişi, bugünü ve yaklaşan felaketi birlikte görüyordu. Sonra derin bir iç çekti:
“Bugün kötü bir rüya görmüştüm,” dedi.
“Bozkır bazen olacak şeyi insandan önce söyler. Ama insan çoğu zaman onu rüya sanır.”
Dışarıda rüzgâr çadırın keçesini titretiyordu.
Yaşlı bilge devam etti:
“Bu iş kolay kapanmayacak. Çünkü Kökenay’ın öfkesi serttir. Sert öfke ise aklı dinlemez.”
Kökenay…
Adı söylendiğinde bazı yüzler kararırdı. O, Mambetey boyunun önde gelenlerinden biriydi. Yiğitti, cesurdu, sözü dinlenirdi. Ama öfkesi, kış ayazı gibi keskin; kararı, çekilmiş yay gibi gergindi. Bozkırda böyle adamlar hem sığınak olurdu hem fırtına.
Kazaklar şöyle derdi:
“Yiğidin öfkesi dağ yıkar; bilgenin sözü yol yapar.”
O gece Anet Baba yol yapmak istedi. Ama bozkırda her yol, insanı kurtarmaya yetmezdi. Haber kısa zamanda bütün Tobıktı’ya yayıldı. Kanjığalı, Bäsentiin, Atığay, Karauıl boylarından insanlar toplandı. Yaşlılar geldi, beyler geldi, mollalar geldi. Herkes konuştu. Herkes kendi yüreğindeki hükmü töre sanarak ortaya koydu.
Bir taraf dedi ki:
“Olmuş olan olmuştur. Mal verilsin, kalın ödensin, mesele kapansın.”
Bir taraf dedi ki:
“Bu iş mal ile kapanmaz. Töre çiğnenmiştir.”
Söz büyüdükçe barış küçüldü.
Ve en sonunda Mambetey tarafı ayağa kalktı.
“Eğer Kalkaman ile Mamır öldürülmezse,” dediler,
“Bu obada kalmayız. Anet Baba’nın hükmünü de tanımayız.”
Bu söz, bozkırın ortasında yanan ateşe atılmış kuru dal gibiydi. Bir anda çıtırdadı. Bir anda büyüdü.
Anet Baba başını kaldırdı. Yaşlıydı ama sesi hâlâ törenin en derin yerinden geliyordu:
“Bu insan öldürülecek bir mesele değildir,” dedi.
“Onlar kimsenin nikâhını bozmadı. Kan dökmek kolaydır; ama dökülen kanın vebali kolay taşınmaz.”
Fakat öfke, hikmeti duymadı. Çünkü bozkırda bazen en doğru söz bile, en yanlış zamanda söylenmiş gibi kalırdı. Günler geçti. Söz uzadı. Dava büyüdü. Barış, her gün biraz daha uzaklaştı.
O günden sonra halk arasında bu mesele o kadar konuşuldu ki, yıllar geçse bile bir anlaşmazlık büyüdüğünde insanlar şöyle der oldu:
“Kalkaman ile Mamır’ın davası gibi…”
Çünkü bazı davalar yalnızca tarafları değil, zamanı da yaralardı.
Ve sonra, asıl felaket geldi.
Mamır, kendi yurduna dönmek için değil; kendi kaderine selam vermek için yürüyordu. Yanında birkaç kadın vardı. Yüzü solgundu. Ama bakışında tuhaf bir sakinlik vardı. Çünkü insan bazen ölümü hissettiğinde korkmaz; sadece dünyaya daha dikkatli bakar.
Kökenay o gün avdan dönüyordu. Uzaktan gelenleri gördü.
“Şu yürüyen kalabalık kim?” diye sordu.
Bir çoban cevap verdi:
“Mamır’dır.”
Bu isim, Kökenay’ın öfkesine yetti. Yayını eline aldı. O an Bozkır bir anda sustu, rüzgâr kesildi. Sanki bütün tabiat, atılacak oku bekledi. Fakat o sessizliğin içinde yalnız bekleyiş yoktu; yıllardır töre adına biriktirilmiş öfkenin, kırılmış gururun ve merhameti bastıran kinin ağırlığı vardı. Kökenay’ın yüreğinde artık insan sesi değil, yalnızca öfkenin uğultusu kalmıştı. Gökyüzü ağırlaştı. Ufuk karardı. Sararmış otlar bile kıpırdamayı bıraktı. Sanki bozkırın kendisi yaklaşan felaketi hissediyordu.
Kökenay bağırdı:
“Uzak durun!”
Sonra yayı gerdi.
Ok, havayı yardı.
Önce ince bir ıslık duyuldu. Sonra sanki havanın kendisi ikiye ayrıldı. Ok, gökyüzü ile yer arasındaki mesafeyi bir kader hükmü gibi geçti. O küçücük anın içine bir ömür sığdı. Mamır’ın gözleri büyüdü. Çocukluğu, at sırtında geçen günleri, sazlıkların arasındaki gizli buluşma ve Kalkaman’ın yüzü bir yıldırım gibi zihninden geçti.
Ve sonra ok göğsüne saplandı. Sadece bedenine değil. Birlikte kuracakları yurda saplandı. Doğmayacak çocuklarına saplandı. Yaşayamayacakları yarınlara saplandı. O an bozkırda sadece bir kız vurulmadı. Bir sevda vuruldu. Bir ihtimal vuruldu. İnsanın töre karşısındaki son sığınağı vuruldu.
Çünkü töre, insanı koruduğu sürece adaletti. Ama merhametini kaybettiğinde taş kesiliyordu. O gün bozkırda sevgi ile töre karşı karşıya geldi ve kazanan töre oldu. Fakat bu zaferin içinde ne adalet vardı ne de merhamet.
Mamır yere eğildi. Eliyle yarasını tuttu. Kan, parmaklarının arasından sıcak sıcak aktı. Yüzünün rengi soldu; ama gözlerinde hâlâ Kalkaman’ın adı vardı.
Çünkü bazı isimler dudaklarda değil, insanın ruhunda yaşardı.
Ölüm yaklaşırken bile gözlerinin içinde kalan şey acı değildi.
Hatıraydı.
Sazlıkların arasında kendisine bakan o genç delikanlının yüzüydü.
Yarım kalmış bir ömrün özlemiydi.
Kökenay’a baktı.
Sesi zayıftı.
Ama sözü, ölmek üzere olan bir insanın sözü olduğu için ağırdı.
“Beni bedduayla anma,” dedi.
“Benim işim haktır. Kanım boynuna helal olsun. Ama Kalkaman’ın kanına ortak olma. Bir sevdayı öldürdün. Aynı gün ikinci bir cana kıyma. Çünkü iki gencin ahı, bir insanın ömrüne sığmayacak kadar ağırdır.”
Sonra nefes aldı.
Bozkırın bütün ağırlığı o nefese doldu.
“İki kan,” dedi,
“bir insanın omzuna ağır gelir.”
Kadınlar ağlıyordu.
Ama Mamır ağlamadı.
Çünkü o an ağlamak, yaşayanların işiydi.
“Kalkaman sağ olsun,” dedi.
Son kez gökyüzüne baktı. Belki yıldızları görmek istedi. Belki çocukluğunu. Belki at sürdüğü günleri. Belki sazlıkta verdiği o gizli cevabı. Belki de bir daha kuramayacağı yurdu… Bir daha dönemeyeceği günleri… Kalkaman’la birlikte yaşlanacağı yılları… Hiç doğmayacak çocuklarını… Yaşanmadan elinden alınmış bütün geleceğini… Bir insan bazen birkaç nefes içinde bütün hayatını yeniden yaşardı. Mamır da son nefesinde bütün ömrünü yeniden gördü. Sonra elleriyle yüzünü kapattı.
“Allah…” dedi.
Ve sustu.
Bozkırda bazı ölümler ses çıkarmazdı. Ama acısı yüzyıllar sürerdi. Mamır öldüğünde, rüzgâr yeniden esmeye başladı. Fakat o rüzgâr artık eskisi gibi değildi. Sanki bozkırın üzerinden geçen her esinti biraz hüzün taşıyordu.
Sırderya aynı şekilde akıyordu. Güneş yine aynı yerden doğuyordu. Otlar yine rüzgârla sallanıyordu. Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Çünkü bazı ölümler yalnızca bir insanı götürmezdi. Bir halkın hafızasından da bir parçayı beraberinde koparırdı.
O günden sonra bozkırda esen her rüzgâr, bir genç kızın yarım kalmış nefesini taşıdı. Sırderya kıyılarında dolaşan esintilerde onun vedası vardı. Geceleri yurtların üzerinden geçen rüzgârın uğultusunda onun adı vardı. Ve bozkırın yaşlıları uzaklara bakıp sustuklarında, yalnızca bir aşkı değil; merhametin kaybedildiği o günü de hatırlıyorlardı.