II. BÖLÜM
Bozkırda bazı duygular insan konuşmadan önce hissedilirdi.
Çünkü burada rüzgâr sadece esmez, aynı zamanda olup biteni de taşırdı. İnsan ise çoğu zaman kendi kalbindekini geç fark ederdi.
Kazakların dediği gibi: “Söz rüzgâr gibi geçer, iz ise toprakta kalır.”
Önce rüzgâr hissederdi yaklaşan değişimi.
Sonra atlar huzursuzlanır, köpekler sebepsiz havlar, gökyüzü sanki erkenden kararmaya başlardı.
İnsan ise çoğu zaman, ancak her şey olup bittikten sonra kendi kaderinin değiştiğini fark ederdi.
Kalkaman ile Mamır’ın hikâyesi de böyle başladı.
Bozkırda çocukluk uzun sürmezdi.
Çünkü göç eden obada zaman, insanlara göre değil sürülere göre akardı. Oba bir yerden bir yere hareket ettikçe, çocukluk da yerinde kalamazdı.
Bu yüzden birlikte büyümek olağan bir şeydi; asıl zor olan birlikte kalabilmekti.
Kazaklar bu gerçeği şöyle tarif ederlerdi:
“Birlikte büyüyen kader, her zaman birlikte yürümez.”
O gece bozkır, onların sessiz kaçışını gördü ama sessiz kaldı. Çünkü bozkırda bazı olaylara rüzgâr bile karışamazdı; sadece tanıklık ederdi. Atların nal sesleri, karanlığın içine karışarak uzaklaştı. Ay yoktu, yıldızlar bile sanki daha az parlıyordu. Sanki gökyüzü, olacakları görmek istemiyor gibiydi
Kazaklar atalar dermiş ki:
“Gizlenen yol uzamaz, ama izi derin olur.”
Kalkaman ile Mamır, obanın sınırını geçtiklerinde artık geri dönüşün kolay olmadığını biliyorlardı.
Ama bazı kararlar kolay olduğu için değil, zorunlu olduğu için verilirdi.
Bozkırda yolculuk sessiz başlardı. Konuşmak, rüzgâra karşı bağırmak gibiydi; her kelime dağılır, kaybolurdu.
Bu yüzden ikisi de sustu. Mamır zaman zaman arkasına bakıyordu. Sanki geride bıraktığı sadece bir oba değil, bir hayatmış gibi.
Kalkaman ise geleceğe bakıyordu. Çünkü bozkırda geri bakmak, bazen yüreği yerinden sökmekti.
Uzun bir yolculuktan sonra küçük bir düzlükte durdular. Atları yorulmuştu, ama asıl yorulan onların ruhlarıydı.
Kalkaman ateşi yakarken Mamır sessizce oturdu. Alevlerin ışığı yüzüne vurduğunda, artık eski Mamır gibi görünmüyordu.
O gece ilk kez korku konuşmaya çalıştı.
Fısıltıyla
“Bizi arayacaklar.”
Kalkaman başını salladı:
“Bozkırda saklanan şey bulunur. Ama her bulunan şey geri götürülemez.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Mamır, çok uzaklara bakar gibi konuştu:
“Benim korkum ölüm değil…
Benim korkum, töreye karşı gelmenin ağırlığı.”
Kalkaman ona baktı.
Sesi sert değildi ama kararlıydı:
“Töre insanı korumak içindir.
Eğer töre sevgiye düşman olursa, insan kime sığınır?”
Mamır cevap vermedi.
Çünkü bozkırda bazı soruların cevabı yoktu; sadece bedeli vardı.
Sabah olmadan tekrar yola çıktılar. Ama artık peşlerinde sadece rüzgâr değil, kader de vardı.
Obada ise sessizlik uzun sürmedi. Mamır’ın kaybolduğu haberi yayıldığında, önce fısıltılar başladı.
Sonra öfke büyüdü. Ve en sonunda, törenin sert sesi konuştu.
Kazak atalar derlermiş ki:
“Söz büyürse, barış küçülür.”
Kökenay’ın adı yeniden duyulmaya başladı.
Onun öfkesi, bozkırda yavaş yavaş yükselen bir fırtına gibiydi.
“Bu iş böyle kalmaz,” dedi biri.
Ve o cümle, artık geri dönüşü olmayan bir sürecin başlangıcı oldu.
Änet Baba ise sustu.
Çünkü bazen en bilge söz, söylenmeyendi. Ama gözleri uzaklara bakıyordu. Sanki bozkırda henüz kimsenin görmediği bir felaketi hissediyordu.
Ve bozkır, her zamanki gibi haklı çıktı.
Rüzgâr yön değiştirdi.
Gökyüzü ağırlaştı.
Atlar huzursuzlandı.
Çünkü artık sadece iki genç değil, bütün bir töre hareketleniyordu.
Ve yine Kazak ataların dediği gibi:
“Kader bir kez yürümeye başladı mı, onu ne insan durdurabilir ne de rüzgâr.”
I. BÖLÜMÜ OKUMAYI UNUTMAYIN