Aradan çok geçmedi. Sir Derya kıyılarında hayat yeniden kurulmaya çalışıldı. Sürüler yeniden otlaklara salındı, yurtlar yeniden dikildi, çocuklar yeniden at sırtında büyümeye başladı. Fakat hiçbir ateşin başında eski neşe yoktu. Mamır’ın ardından yakılan ağıtlar dinmiş görünse de acısı her obanın içinde yaşamaya devam ediyordu. Kalkaman ise artık yalnızca uzaklarda olduğu düşünülen bir yiğit değil, hakkında sessizce dua edilen bir isim olmuştu.
Anet Baba zaman zaman oba büyüklerini yanına çağırır, uzun uzun konuşmadan yalnız ufka bakardı. Sonra derin bir nefes alarak şöyle derdi:
“İnsan verdiği hükmün hesabını bazen aynı gün vermez. Ama zaman, hiçbir hesabı açık bırakmaz.”
Yazın gelmesiyle birlikte Tobıktı boyundan bazı yiğitler yeniden bir araya geldi.
“Kararlar verildi, öfkeler dindi,” dediler. “Şimdi Kalkaman’ı bulup geri getirelim. Hiç değilse yaşadığını bilelim.”
Bir başkası:
“Belki Ulu Yüz’e ulaştı. Belki dayısı Ediılbay’ın yanındadır. Belki de yaralarını çoktan sardı.”
diye karşılık verdi.
Fakat onların kurduğu plan, bozkırın yazgısı karşısında yarım kaldı.
Takvimler bin yedi yüz yirmi üçüncü yılı gösterdiğinde doğudan gelen haberler bütün obaları sarstı. Kazak ile Kalmuk arasındaki savaş yeniden alevlenmişti. Kalmuk ordularının başında, savaş meydanlarında cesareti kadar hilesiyle de ün salan Svan Rabtan bulunuyordu.
Saflar kuruldu.
Atlar eyerlendi.
Davullar çaldı.
Bozkırın dört bir yanından yiğitler silahlarına sarıldı.
Kazak atalar derlerdi ki:
“Yiğit ölümü düşünmez; ardında bırakacağı yetimi düşünür.”
Çarpışmalar günlerce sürdü.
Oklar göğü kararttı.
Kılıçlar güneş altında şimşek gibi çaktı.
Nice oba en yiğit evlatlarını kaybetti. Rivayet olunur ki bazı babalar aynı savaşta beş oğullarını birden toprağa verdi. Sonunda Kazak ordusu ağır kayıplar verdi; nice ocak söndü, nice yiğit savaş meydanında kaldı. Sir Derya boylarında tutunmak mümkün olmadı ve obalar geriye çekilmek zorunda kaldı.
İşte o geri çekiliş, Kazak tarihinin en acı sayfalarından birine dönüştü.
Yaya yürümekten ayak tabanları yarılan insanların…
Çocuklarını sırtında, ihtiyarlarını kolunda taşıyan annelerin…
Açlık, soğuk ve düşman arasında sıkışıp kalan bir milletin göçüydü bu.
Halk bu büyük felaketi yüzyıllar boyunca “Aktaban Şubırındı” adıyla hatırladı. Yaya yürüyenlerin ayakları parçalandı, obalar dağıldı, nice aile birbirini bir daha göremedi. Bu yüzden o yıllar Kazak hafızasında yalnız bir yenilgi değil, ortak bir yas olarak kaldı.
O günlerde artık hiç kimsenin Kalkaman’ı aramaya gücü kalmamıştı.
Bu, onu unutmalarından değildi.
Vakit ve kuvvet bulamayışlarındandı.
Herkes kendi ailesini, kendi boyunu ve kendi yurdunu kurtarmaya çalışıyordu.
Göç yollarına düşecek takati kalmayan Anet Baba ise bir tepenin başında kalarak dağılan halkını hüzünle seyretti. Bir zamanlar aynı ateşin etrafında oturan insanların şimdi dört bir yana savruluşunu izlerken dudaklarından şu söz döküldü:
“Biz birbirimizi kaybettiğimiz gün, yurdumuzu da kaybetmeye başlamışız. Düşman bugün kapımızı çaldı sanmayın; biz öfkemizle o kapıyı çok önce aralamışız.”
Kalkaman’dan ise bir daha haber alınamadı.
Rivayete göre Kalkaman, Buhara taraflarına kadar ulaştıktan sonra Ulu Yüz içinde yaşayan dayısı Ediılbay’ın yanına sığındı. Yıllar boyunca bozkırda onun soyunun da o topraklarda yaşamaya devam ettiği anlatıldı; bazı yaşlılar bu neslin Ediılbay adıyla tanındığını söyledi. Rivayetlerin doğruluğu kesin olarak bilinmese de, bu anlatılar bozkırın hafızasında yaşamayı sürdürdü.
Olcay’ın ve halk arasında Bäken adıyla tanınan Bayböri’nin soyunu bilenler, bu hikâyeyi nesilden nesile aktardılar. Semey tarafında yaşayanlar Kalkaman’ın adını saygıyla andılar; Han Şıñğıs dağlarının eteklerinde onun ve Mamır’ın acı kaderi anlatılmaya devam etti. Daha sonraki yıllarda Tobıktı içinde büyük itibara sahip Kunanbay Hacı’nın adının geçtiği meclislerde bile bu hadise ibretle anılan eski bir yara olarak yaşadı.
Aradan nesiller geçti.
Mamır’ın mezarını rüzgâr okşadı.
Kalkaman’ın atının izlerini yağmurlar sildi.
Ama onların hikâyesini zaman silemedi.
Çünkü bu hikâye yalnız iki gencin kavuşamayan aşkının hikâyesi değildi.
Bu hikâye, törenin merhametten uzaklaştığında nasıl bir trajediye dönüşebileceğinin hikâyesiydi.
Bu hikâye, öfkenin tek bir okla yalnız iki gencin değil, bütün bir toplumun vicdanını yaralayabileceğinin hikâyesiydi.
Ve bu hikâye, dışarıdan gelen düşmanın bazen içeride çoktan açılmış yaraları daha da derinleştirdiğinin hikâyesiydi.
Bugün Sir Derya yine akıyor.
Rüzgâr yine Han Şıñğıs’ın eteklerinde esiyor.
Bozkır yine uçsuz bucaksız uzanıyor.
Fakat dikkatle dinleyenler, o rüzgârın uğultusunda hâlâ iki ismi işittiklerini söyler:
Kalkaman…
Mamır…
Çünkü atların nal izleri silinse de hakikatin izi silinmez.
Bu yüzden Kazak bozkırında çözümsüz kalan her büyük anlaşmazlık için yıllarca ‘Bu iş, Kalkaman ile Mamır’ın davasına döndü.’ denildi.
Çünkü bazı davalar mahkemelerde değil, halkın hafızasında hükme bağlanır.
Ve bozkırın yüzyıllardır fısıldadığı en büyük ders şudur:
Bozkır rüzgârı diner, at izleri silinir, insanlar toprağa karışır. Fakat hakikat kaybolmaz. Çünkü Kalkaman ile Mamır’ın hikâyesi yalnız iki âşığın değil; töreyi adaletle, adaleti merhametle tamamlayamayan her toplumun aynasıdır. Sir Derya akmaya, Han Şıñğıs dağları yükselmeye ve bozkırın rüzgârı esmeye devam ettikçe onların adı da yaşayacaktır. Çünkü bazı insanlar ölür; ama bazı destanlar bir milletin vicdanı olup sonsuza dek yaşamaya devam eder.
SON BÖLÜM