Çünkü ölüm yalnızca kalbin durması, nefesin kesilmesi ya da bedenin toprağa karışması değildir. Ölüm; bazen bir sürecin adı, bazen bir sonucun ifadesi, bazen de insanın kendi içinde duyduğu derin bir kopuş hâlidir. Modern tıbbın gelişmesiyle birlikte bu kavram daha da parçalanmıştır: Klinik ölüm, beyin ölümü, biyolojik ölüm, hücre ölümü… Her biri ölümdür; fakat her biri başka bir ölüm biçimine işaret eder.
Bununla da sınırlı kalmayız. Ağır içe kapanma hâline “ruhsal ölüm”, toplumdan tamamen dışlanmaya “toplumsal ölüm”, inanç dünyasında büyük kopuşlara “manevi ölüm” denildiği olur. Ancak burada ele alınması gereken daha ince, daha sarsıcı ve çoğu zaman fark edilmeyen bir ölüm biçimi vardır: psikolojik ölüm.
Psikolojik Ölüm Nedir?
Psikolojik ölüm, dışarıdan bakıldığında sağlıklı, işine gücüne devam eden, konuşan, gülen, yürüyen insanların içinde yaşadığı sessiz bir sönüştür. Kişi biyolojik olarak hayattadır; fakat kendi hakiki hayatını yaşayamaz. Arzularını, ideallerini, sahici yönelimlerini, içinden gelen varoluş çağrısını sürekli erteler.
İnsan bazen canlı görünür ama hayatla gerçek bir temas kuramaz. Günleri geçirir, görevlerini yapar, toplumsal rollerini oynar; fakat psikolojisi bu yaşantıları “hayat” diye kaydetmez. Çünkü orada derinlik yoktur, sahicilik yoktur, kişinin kendi varlığıyla kurduğu canlı bir bağ yoktur.
İşte insanın yaşamadığı, ertelediği, bastırdığı, başkasının hayatına teslim ettiği her an, iç dünyasında küçük bir ölüm olarak birikir.
Yaşanmamış Hayatın Ağırlığı
İnsan ölümden çoğu zaman yok olmaktan korktuğu için değil, yeterince yaşamamış olmaktan korktuğu için ürperir. Irvin Yalom’un dikkat çektiği gibi, ölüm korkusunun derininde çoğu zaman “yapamadıklarımız” vardır.
Norman O. Brown’ın “Ölüm korkusu, bedenlerimizdeki yaşanmamış hayatlarla ölmek korkusudur” sözü de tam burada anlam kazanır. İnsan, içindeki hayatı gerçekleştiremediğinde ölüm yalnızca gelecekteki bir son olmaktan çıkar; bugünün içine sızan bir eksiklik hâline gelir.
Bu yüzden “Herkes ölür ama çok az insan gerçekten yaşar” sözü, yalnızca sinematik bir cümle değil, insan varoluşuna dair çıplak bir hakikattir. Yaşanmamış her hayat, psikolojik ölümün gölgesinde kalır.
Umutsuzluk ve Yalnızlık
Psikolojik ölüme çoğu zaman umutsuzluk ve yalnızlık eşlik eder. Nefes almak yetmez; insanın umutla, anlamla, ilişkiyle, sevgiyle ve bir gayeyle yaşaması gerekir.
Kierkegaard’ın “umutsuzluk hastalığı” dediği şey, insanın kendi benliğiyle bağını kaybetmesidir. Kişi kendi olamaz, kendine dönemaz, kendini gerçekleştiremez. Böylece ruhun derinlerinde bir çözülme başlar.
Yalnızlık da psikolojik ölümün en ağır yüzlerinden biridir. Çünkü insan yalnızca kendi içine kapanarak var olamaz. Başkalarıyla kurulan sahici temas, hayatın en temel kaynaklarından biridir. Sevgi, dostluk, merhamet, paylaşım ve aidiyet olmadığında hayat mekanikleşir. İnsan kalabalıkların içinde bile terk edilmiş hissedebilir.
Fiziksel Ölümden Farkı
Psikolojik ölüm, fiziksel ölümün bizde oluşturduğu korku, yas veya kayıp duygusuyla karıştırılmamalıdır. Fiziksel ölüm somut bir gerçekliktir. Bir insanın, bir yakının, bir canlının kaybı bizi sarsar; mateme, acıya, kabullenişe ve direnişe sürükler.
Psikolojik ölüm ise bundan farklıdır. O, ölümün dış dünyadaki gerçekleşmesi değil, insanın kendi hayatını yaşayamayışıdır. Kişi hayattadır ama kendi varlığından uzaklaşmıştır. Neyi yaparsa gözünün açık gitmeyeceğini bilir; fakat onu yapamaz. Neyi söylemesi gerektiğini sezer; fakat susar. Nereye yönelmesi gerektiğini hisseder; fakat oyalanır.
Bu yüzden psikolojik ölüm insana mahsustur. Çünkü yalnızca insan, ölümlü olduğunu bilir ve bu bilgiyle yaşamak zorunda kalır.
Günlük Hayatın Sessiz Tuzakları
İnsan çoğu zaman gündelik hayatın içinde kaybolur. İş, para, trafik, sorumluluklar, mecburiyetler, kurallar, beklentiler… Hayat kazan, insan kepçe dolaşır durur. Bu akış bazen bizi ayakta tutar; fakat bazen de kendi varlığımızı unutturur.
Uğraşacak bir iş, yetişilecek bir yer, yerine getirilecek bir görev olmadığında ise içimizdeki kaygı belirir. Dünya karşımızda durur; biz de onun karşısında bir arzu yumağı olarak kalırız. Eğer bu arzu bir eyleme, bir gayeye, bir ilişkiye dönüşemezse insan kendini boşlukta asılı hisseder.
Bu boşluk, psikolojik ölümün en görünür alanlarından biridir. İnsan dünyayla bağ kuramazsa, hayat oyununa katılamazsa, yalnızca seyirciye dönüşür.
Otantik Yaşam mı, Seyircilik mi?
İnsanın önünde iki yol vardır. Ya kalabalığın içinde, herkes gibi, söyleneni yaparak, gevezelikle, oyalanarak, başkalarının arzusuna teslim olarak yaşayacaktır. Ya da kendi faniliğini kavrayıp sahici bir hayat kurmaya çalışacaktır.
Birinci yol kolaydır; fakat bedeli ağırdır. Çünkü insan bu yolda kendi hayatını yaşamaz. Başkalarının beklentileri, toplumun kalıpları, gündelik telaşlar ve geçici hazlar içinde sürüklenir.
İkinci yol zordur; çünkü insanın kendisiyle, korkularıyla, faniliğiyle ve sorumluluğuyla yüzleşmesini ister. Fakat sahici hayat da ancak burada başlar.
Ölüm Bilinci Hayatı Derinleştirir
Ölümü düşünmek hayatı karartmak zorunda değildir. Tam tersine, ölüm bilinci hayatı derinleştirebilir. İnsan faniliğini kavradığında zamanın kıymetini daha iyi anlar. Sevginin, dostluğun, emeğin, iyiliğin ve sorumluluğun değerini daha güçlü hisseder.
Ölüm, bütün ihtimallerin bir gün sona ereceğini hatırlatır. Fakat yaşadığımız her an hâlâ bir ihtimaldir. Her an, insanın kendine dönmesi, hayatla yeniden bağ kurması, yarım kalmış bir şeyi tamamlaması, bir sözü söylemesi, bir iyiliği yapması için imkândır.
Hayatı armağan olarak gören insan için an, sıradan bir zaman parçası değildir. Her an, paha biçilmez bir çağrıdır.
Psikolojik Ölümden Çıkış
Psikolojik ölümden çıkış, insanın kendi hayatını ertelemeyi bırakmasıyla mümkündür. Bu, büyük ve gösterişli kararlar almak anlamına gelmez. Bazen sahici bir konuşma, ertelenmiş bir adım, içten bir dua, başlanmamış bir iş, kurulmamış bir ilişki, affedilmemiş bir insan, gösterilmemiş bir merhamet insanı yeniden hayata bağlar.
Önemli olan, insanın seyirci olmaktan çıkıp kendi hayatının içine girmesidir.
Çünkü ölüm yalnızca son nefeste gelmez. Bazen yaşanmayan yıllarda, ertelenen hayallerde, söylenmeyen sözlerde, kurulmamış bağlarda ve boşa geçirilmiş zamanlarda sessizce büyür.
Ve insan, ancak bunu fark ettiğinde gerçekten yaşamaya başlayabilir.