Vefa: Bir Semtten Fazlası, Bir Hafıza…

Sevgili dönem arkadaşım Hasan’ın bu sözü, birkaç gündür zihnimde yankılanıyor. Yaşadıklarım ise bu cümlenin anlamını her defasında yeniden hatırlatıyor.

Dün sabah, Sydney’de bana bir anne şefkatiyle yaklaşan, şimdi 80’lerinde ve erken Alzheimer belirtileri gösteren Alman dostum Monika’nın telefonuyla uyandım. “Nur, sana ulaşamadım; eşim ve kızım da ulaşamadı… Seni çok merak ettik, her şey yolunda mı?” dedi. Dünyanın bu ucunda, insanın “kimsesiz” hissetmeye en yakın olduğu anlarda böyle bir ses duymak, tarifsiz bir sıcaklık bırakıyor. İşte vefa tam da böyle bir şey—mesafe tanımayan, zamanla eksilmeyen, insanın kalbine dokunan bir bağ.

Monika’nın hikâyesi, vefanın başka bir katmanını da taşıyor. Bir gün, unutmadan yazmak isterim. İkinci Dünya Savaşı sırasında ailesiyle birlikte Nazi askerlerinden kaçarak hayatta kalmaya çalışmış. Saklandıkları yer basıldığında, gözlerinin önünde çok sevdiği köpeği vurulmuş. Bu hikâyeyi dinlediğimde, onun zaman zaman sert görünen yanlarının ardındaki kırılganlığı ilk kez bu kadar net gördüm. İnsan, geçmişinin yükünü bazen bir ömür boyu taşıyor.

Bugün, 25 Nisan—Anzac Günü. Gelibolu’daki Şafak Servisi’ni izlerken, ardından Fransa’daki Villers-Bretonneux anmalarına bağlanırken, tarihin ağırlığı bir kez daha hissediliyor. On binlerce genç insanın hayatını kaybettiği, yüz binlercesinin yaralandığı bir geçmiş… Ve Mustafa Kemal Atatürk’ün o derin anlam taşıyan sözü yeniden kulaklarda: “Yurtta sulh, cihanda sulh.”

Gelibolu’da babasını kaybetmiş bir İngiliz subaya verdiği o net ve sarsıcı cevap da hafızalarda: “Onları biz mi çağırdık?” Bu söz, yalnızca bir tarihî yanıt değil; aynı zamanda savaşın zorunluluğu ile barışın değeri arasındaki ince çizginin ifadesi.

Ben, savaşın gerçek yüzünü annemin anlattıklarıyla büyüyerek öğrendim. Bulgaristan göçmeni annemiz; savaşları, işgalleri, rejim değişimlerini yaşamış bir neslin temsilcisiydi. Savaştan o kadar korkmuşlardı ki Türkiye’de yerleşecekleri yer olarak sınırdan en uzak şehirlerden biri olan Samsun’u seçmişler. Evimizde oyuncak silah bile olmazdı—olsa da kırılır, atılırdı. Onun zihninde barış, savaşın içinden geçerek ulaşılmış bir değerdi; tıpkı bugün Anzac Günü’nün sembolü olan gelincik çiçeği gibi—kırılgan ama dirençli.

Bugün Sydney’deki kortejde Türk grubunu gördüğümde, çocukluğumda annemin bizi bayramlara hazırlayıp göndermesi gözlerimin önüne geldi. O an, geçmiş ile bugün, kişisel hafıza ile kolektif tarih iç içe geçti. Gözyaşlarımı tutamadım.

Anzac Günü, çoğu zaman dışarıdan yalnızca bir “barış anması” gibi algılansa da, Avustralya için bundan daha fazlası. Genç bir ulusun ortak hafızasını, birlik duygusunu ve kimliğini şekillendiren önemli bir tarihsel dönüm noktası.

Yıllar önce katıldığım uluslararası bir programda, “Anzac” kelimesinin bende çağrıştırdığı anlamı “işgal ve savaş” olarak ifade ettiğimde sınıfta oluşan sessizliği hâlâ hatırlıyorum. Eğitmen, bunun “barışı temsil ettiğini” söylediğinde, içimden gelen refleksle şunu dile getirmiştim: ‘esas biz barış için savaştık—ama çoğu zaman savaşmak zorunda bırakıldık’. Bu bakış açıları arasındaki fark, aslında tarihsel deneyimlerin farklılığından doğuyor.

Bugün dünyaya baktığımda, savaşların hâlâ çevremizi sardığını görmek insanı derinden sarsıyor. Türkiye’nin geçmişte olduğu gibi akılcı, dengeli ve barış odaklı duruşunu koruyabilmesini içtenlikle diliyorum.

Çünkü savaşın kazananı yok. Sadece nesiller boyunca taşınan acılar var. Bunu annemin gözlerinde gördüm, Monika’nın hikâyesinde hissettim, Sydney’de yürüyen 104 yaşındaki Polonyalı kadının yüzünde okudum. Anne Frank’ın hatıralarında ve evinde, Gelibolu’da hayatını kaybeden askerlerin torunlarının gözyaşlarında aynı izleri fark ettim. Zaman geçiyor; ama bazı yaralar sadece şekil değiştiriyor, tamamen kaybolmuyor.

Belki de bu yüzden, vefa yalnızca geçmişe duyulan bir sadakat değil; aynı zamanda bugüne ve geleceğe karşı bir sorumluluktur. Hatırlamak, anlamak ve aynı acıların tekrar etmemesi için bilinçle yaşamak…

Barışın sadece anıldığı değil, gerçekten yaşandığı bir dünya umuduyla. Ve vefanın, insanı insan yapan en güçlü değerlerden biri olarak varlığını koruduğu günlere…

25 Nisan 2026
Sydney Avustralya