Uçuş Güvenliği ile İnsan Onuru Arasında: Havacılık Kuralları Gerçekten Bu Kadar Katı mı?

Bir uçak yolculuğunda yaşandığı iddia edilen görüntüler sosyal medyaya düştü. İstanbul-Malatya seferinde, iniş hazırlıkları sırasında tuvalete gitmek istediği belirtilen bir yolcuya güvenlik gerekçesiyle izin verilmediği, ardından yolcunun kabin koridorunda tuvalet ihtiyacını gidermek zorunda kaldığı öne sürüldü.

Hadisenin doğruluğunu, ayrıntılarını, o an kabinde ne yaşandığını bilmiyoruz. Uçuş güvenliği ayrı bir meseledir; iniş sırasında yolcuların koltuklarında oturması, kemerlerini bağlaması elbette hayati bir kuraldır. Buna itirazımız yok.

Ama burada bir başka soruyu da sormak gerekiyor: Havacılık kuralları gerçekten bu tür sağlık sorunları karşısında hiçbir esneklik tanımayacak kadar katı mıdır? Tıbbi bir zorunluluk, ani gelişen bir rahatsızlık ya da kişinin kontrol edemediği bir sağlık problemi söz konusu olduğunda nasıl bir uygulama izlenir? Bu soruların da sağduyuyla ve uzman görüşleriyle değerlendirilmesi gerekir.

Ama asıl sormamız gereken soru başka:

Biz ne ara bir insanın en mahrem, en çaresiz, en utanılacak anını telefonlarımızla kayda alıp teşhir etmeyi normal gördük?

Etmeyin arkadaşlar.

Bir insanın başına böyle bir şey geldiyse, orada haberlikten önce insanlık vardır. Görüntüden önce mahremiyet vardır. Meraktan önce merhamet vardır.

O yolcu idrar kaçırma sorunu yaşıyor olabilir. Mesane rahatsızlığı olabilir. Nörolojik bir hastalığı olabilir. Yaşadığı stres, panik, korku ya da tıbbi bir aciliyet o an bedenini kontrol etmesini imkânsız hâle getirmiş olabilir. Bilmiyoruz. Bilmediğimiz bir acının üstüne hüküm bina etmek, insanlık defterine kara mürekkeple düşülen bir nottur.

Bugün ekranlarımızda birkaç saniyelik “olay” diye izlediğimiz şey, bir insanın ömür boyu unutamayacağı bir utanç travmasına dönüşebilir. O görüntüyü çeken kişi belki birkaç beğeni aldı, birkaç paylaşım kazandı. Ama görüntüdeki insan ne kaybetti? Onurunu mu? Haysiyetini mi? Toplum içine çıkma cesaretini mi?

Yazık değil mi?

Günah değil mi?

Bir insan düştüğünde üzerine kamera tutmak, yardım etmek değildir. Bir insan mahcup olduğunda onu kayda almak, gazetecilik değildir. Bir insanın en savunmasız anını dolaşıma sokmak, kamu yararı değil; dijital acımasızlıktır.

Basının da sosyal medyanın da burada daha dikkatli olması gerekir. Haber, insan onurunu çiğneyerek yapılmaz. Görüntü varsa bile buzlanır, kimlik gizlenir, mahremiyet korunur. Çünkü gazeteciliğin de bir vicdanı, kalemin de bir abdesti olmalıdır.

Bugün o yolcuya gülenler, yarın kendilerinin ya da annelerinin, babalarının, eşlerinin, çocuklarının benzer bir çaresizlik içinde kalmayacağını nereden biliyor?

Hayat, insanı bazen en beklemediği yerde imtihan eder. Hastalık kapı çalmaz. Beden her zaman söz dinlemez. Mahremiyet ise bir kez yıkıldı mı, insanın iç dünyasında uzun süre tamir edilemeyen çatlaklar bırakır.

Bu yüzden mesele sadece bir uçak hadisesi değildir. Mesele, toplum olarak merhamet refleksimizi kaybedip kaybetmediğimizdir.

Birinin mahcubiyetini paylaşmadan önce duralım.

Birinin çaresizliğini haberleştirmeden önce düşünelim.

Birinin utancını ekrana taşımadan önce kendimize soralım:

“Bu görüntüdeki kişi benim yakınım olsaydı yine paylaşır mıydım?”

Cevap hayırsa, mesele bitmiştir.

O telefonu indirmek, bazen insanlığın en büyük cümlesidir.