Bu üç organ, klasik anatomi kitaplarında “iyi bilinen” yapılar arasında sayılır. Hormonları tanımlanmıştır, fizyolojik görevleri öğretilir, patolojileri sınıflandırılmıştır. Ancak klinik pratik ve güncel literatür birlikte değerlendirildiğinde, bu organların etkilerinin hâlâ tam olarak keşfedilmedikleri veya açıklanmadıkları görülür. Sorun, bilgi eksikliği değil; bilginin parçalı biçimde ele alınması veya farklı bakış açısının yetersizliğinden olabilir.
Toraks söz konusu olduğunda ilk bakışta bir ikilem ortaya çıkar: Bu boşluğun merkezi hangi organdır? Timus mu, kalp mi? Timus, özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde bağışıklık sisteminin eğitildiği temel merkezdir. Ancak yaşla birlikte involüsyona uğrar ve erişkin dönemde belirleyici rolü azalır. Buna karşılık kalp, hem bebeklik hem çocukluk hemde erişkin insanda toraksın hemodinamik düzenini belirleyen ana yapı olarak öne çıkar. Perikard içindeki basınç ilişkileri, büyük damarların yerleşimi ve toraksın işlevsel ritmi kalp etrafında şekillenir. Bu nedenle erişkin klinik pratikte toraksın organizasyon merkezinden söz edilecekse, kalp daha baskın bir adaydır.
Bu noktada kastettiğimiz , “merkez” kavramının yalnızca anatomik bir tanım olmadığıdır. Burada kastedilen, bulunduğu boşlukta çoklu sistemlerin düzenlenmesine etki eden bir odak noktasıdır. Pineal bez, kalp ve pankreas; yalnızca lokal işlevleri olan yapılar değildir. Her biri, birden fazla fizyolojik sistemin kesişim noktasında yer alır ve bu nedenle küçük boyutlarına rağmen önemli ve ciddi sistemik sonuçlar doğurur.
Bu yazının çıkış noktası da tam olarak buradadır. Pineal bez, kalp ve pankreas hakkında çok şey biliyoruz; fakat bu bilginin, bu organların neden bu kadar geniş klinik etki ürettiğini açıklamakta yetersiz kaldığı alanlar vardır. Bu durum, bu organların “gizemli” olmasından değil; onları hâlâ doğru çerçevede ele alıp almadığımız sorusundan kaynaklanır.
Bu nedenle bu metin, yeni bir fizyolojik iddia ortaya koymayı değil; var olan bilgiyi farklı bir yerden yeniden düşünmeyi amaçlar. Üç ana boşlukta yer alan bu üç merkezin, organizmanın genel işleyişinde neden bu kadar belirleyici olduğu sorusu, hâlâ açık bir araştırma alanı olarak karşımızda durmaktadır.
Pineal bez; anatomik olarak küçük bir yapıdır; ancak biyolojik etkisi, boyutuyla açıklanamayacak kadar geniştir. Temel görevi, melatonin üzerinden ışık–karanlık döngüsünü iç biyolojiye çevirmektir. Bu bilgi artık tartışmalı değildir. Ancak pineal bezin önemi, yalnızca “uyku hormonu” üretmesiyle sınırlı değildir. Pineal bez, organizmanın birçok sistemini aynı zamansal çerçevede hizalayan bir üst düzenleyici gibi çalışır. Klinikte bu etki, farklı başlıklar altında kendini gösterir. Vardiya düzeni, jet-lag, yoğun bakım ortamı, uzun süreli sedasyon, delirium, depresyon, bağışıklık yanıtı ve metabolik değişkenlik… Bu kadar farklı alanın ortak noktasında ve merkeziliğinde pineal bezin yer alması, onun yalnızca endokrin bir yapı olmadığını düşündürür. Zamanlama bozulduğunda, sorun tek bir sistemle sınırlı kalmaz.
Bu noktada dikkat çeken konulardan biri de pineal kalsifikasyondur. İnsan dokuları arasında en yüksek kalsifikasyon eğiliminin pineal bezde görüldüğüne dair güçlü veriler vardır ve bu kalsifikasyonun melatonin üretim kapasitesiyle ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ancak bu ilişkinin klinik sonuçları hâlâ net değildir. Benzer çevresel koşullara maruz kalan bireylerde sirkadiyen düzenin neden bu kadar farklı seyrettiği sorusu, yalnızca çevresel faktörlerle açıklanamamaktadır. Bu durum, pineal kalsifikasyonun yalnızca yaşla birlikte artan pasif bir birikim olarak değil, bireysel biyolojiyle etkileşen dinamik bir süreç olarak da düşünülmesini gerekli kılmaktadır. Melatonin üretimiyle gösterilen ilişkinin tutarsızlığı, konunun kapandığını değil; aksine tekil bir mekanizmayla açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu düşündürmektedir. Aynı çevresel ışık koşullarında yaşayan bireylerde sirkadiyen düzenin belirgin biçimde ayrışması, pineal dokunun yalnızca maruziyetlere değil, inflamatuvar durumlara, metabolik dengeye ve dokuya özgü eşiklere de duyarlı olabileceğine işaret eder. Bu bağlamda kalsifikasyon, işlev kaybının basit bir göstergesi olmaktan çok, pineal bezin çevresel zaman ile içsel biyolojik zaman arasındaki ilişkiyi nasıl “yeniden ayarladığını” gösteren sessiz bir iz olabilir. Hangi bireylerde bu sürecin adaptif, hangi bireylerde ise sınırlayıcı sonuçlar doğurduğu sorusu, pineal bezin yaşla ve bireysel biyolojiyle değişen düzenleyici rolünün modern biyolojide henüz tam olarak anlaşılmadığını ortaya koymaktadır.
Son yıllarda bu konuda yapılan makaleler incelendiğinde, pineal bezin yalnızca “uyku hormonu” üreten bir yapı değil; nörodejenerasyon–metabolizma–immün yanıt üçgeninde ritmi belirleyen bir düğüm olabileceğini daha net biçimde gündeme taşımıştır. Güncel Alzheimer odaklı derlemeler, melatonin ritmindeki bozulmayı yalnız semptom değil, olası bir patofizyolojik hızlandırıcı olarak ele alırken; bu bozulmanın yaşla birlikte artan pineal kalsifikasyonla ilişkili olabileceğini de vurgular. Buna karşın klinik kanıtlar “tek çizgi” değildir: Randomize çalışmaların meta-analizi, melatoninin özellikle MCI(Mild Cognitive Impairment- Hafif Bilişsel Bozulma) evresinde daha tutarlı bir yarar sinyali verdiğini, Alzheimer demansında ise etkinliğin daha heterojen kaldığını göstermektedir—bu da “kime, hangi evrede, hangi saat aralığında?” sorusunu metnin merkezine taşır. Eşzamanlı olarak, pineal bezin yaşlanmasını “pineal gland senescence” başlığı altında tanımlayan yaklaşım; kalsifikasyonu glial değişimler ve reseptör yoğunluğu gibi unsurlarla birlikte düşünerek, sirkadiyen bozulmanın kognitif ve duygudurum alanına nasıl sızabileceği için daha sistematik bir çerçeve sunar. Metabolik tarafta ise insan dokusundan gelen veriler, melatonin biyolojisinin her zaman “basitçe faydalı” bir doğrultuda akmadığını, en azından bazı koşullarda ve zaman pencerelerinde insülin sinyalini azaltabilen bir etkisinin olabileceğini düşündürür; bu bulgu, demansın metabolik bileşenleriyle konuşurken pineal ekseni daha dikkatli ve kişiselleştirilmiş okumayı zorunlu kılar.
Kalp; toraksta yer alan bu organ için de benzer bir durum söz konusudur. Tıp eğitiminde kalbi “mekanik pompa” olarak tanımlamak pratik bir kolaylık sağlar; ancak bu tanım, kalbin biyolojik gerçekliğini eksik yansıtır. Kalp, aynı zamanda nörokardiyak bir organdır. Kendi içinde otonom düzenlemeye katılan intrinsik bir sinir ağına sahiptir. Bu ağ, kalbin ritmini, iletimini ve çevresel streslere verdiği yanıtları etkiler. Hatta kalbin beyni denilecek bir role sahiptir diyebilirz.
Kalp aynı zamanda endokrin bir organdır. Atrial natriüretik peptid ve benzeri hormonlar aracılığıyla hacim ve basınç dengesine sistemik yanıt verir. Bu durum, kalbi yalnızca kardiyolojinin değil; anesteziyoloji ve yoğun bakım pratiğinin de merkezine yerleştirir. Buna rağmen klinikte hâlâ şu sorular tam olarak cevaplanabilmiş değildir: Neden benzer hemodinamik koşullarda bazı hastalar hızla dekompanse olurken bazıları stabil kalır? Neden stres yanıtı ve toparlanma süreci bireyler arasında bu kadar farklıdır?
Bu sorular, kalp–beyin iletişimi ve otonom düzenleme alanına işaret eder. Burada abartılı anlatılara gerek yoktur; bilimsel çekirdek yeterince karmaşıktır. Kalp, nörolojik, endokrin ve immün yanıtların kesiştiği bir merkez olarak ele alındığında, “pompa” tanımının neden yetersiz kaldığı daha net görülür.
Kalp–beyin iletişimini gerçekten “ilginç” kılan şey, bunun tek bir hat üzerinden değil, elektriksel örüntüler + sinirsel ağlar + hormon benzeri sinyaller üzerinden eşzamanlı yürümesidir. Bir yandan kalbin iletim sistemi yalnızca mekanik ritmi ayarlamaz; aynı zamanda ritmin değişkenliği üzerinden beyne taşınan içsel durum bilgisini (interosepsiyon/cardioception) biçimlendirir ve bu bilginin duygu-durum, dikkat ve tehdit algısı gibi üst düzey süreçlerle nasıl kesiştiği artık daha açık tartışılmaktadır. Öte yandan “otonom düzenleme” denilen şey, sahada giderek daha az “tek yönlü kontrol” gibi görülüyor: Kalp, kendi sinir ağı (intrinsik kardiyak sinir sistemi) ve periferik refleks halkalarıyla ritmi üreten ve yorumlayan bir düğüm gibi davranabilir; bu da aritmilerin yalnız kardiyak bir “elektrik arızası” değil, bazı hastalarda nöral-otonom bir ağ bozulması olarak ele alınmasını gerektirir. Bu bakış açısı, okuru kaçınılmaz olarak şu sorulara götürür: Aynı anatomik kalpte neden bazı bireylerin stres altında ritmi “kilitlenirken” bazılarının esneyebildiği; aynı kalp hızında neden bambaşka “içsel duyum” dünyaları yaşandığı ve en önemlisi, kalbin elektriksel diliyle nöroendokrin/immün dilinin hangi noktada birbirine çevrildiği. Bu soruların her biri, kalbi “pompa”dan çıkarıp çok-organlı bir düzenleyici ağın aktif üyesi olarak yeniden düşünmeye zorlar.
Pineal bez ve kalp, farklı boşluklarda yer alsalar da ortak bir özelliği paylaşır: Her ikisi de zamanlama ve ritimle ilişkilidir. Biri biyolojik saatin ayarlanmasında, diğeri dolaşımın sürekliliğinde merkezi rol oynar. Bu ritim bozulduğunda ortaya çıkan klinik tablo, çoğu zaman beklenenden daha geniştir.
Pankreas; batın boşluğunda yer alan bu organ, çoğu zaman kan şekeri düzenlenmesi gibi tek bir başlık altında ele alınır. Oysa pankreas, aynı dokuda iki farklı dünyanın birlikte çalıştığı nadir organlardan biridir. Eksokrin kısmı sindirim enzimlerini üretirken, endokrin adacık yapıları metabolik dengeyi belirleyen hormonları salgılar. Bu ikili yapı, pankreası basit bir “bez” tanımının ötesine taşır.
Klinikte pankreasla ilgili bilgilerimiz geniştir. İnsülin, glukagon, C-peptid, HbA1c gibi kavramlar net biçimde tanımlanmıştır. Buna rağmen aynı glisemik değerlere sahip hastaların klinik seyirlerinin, bilişsel durumlarının ve sistemik etkilenme düzeylerinin ciddi biçimde farklı olabildiği sıkça gözlemlenir. Bu fark, yalnızca tedavi uyumu ya da yaşam tarzı değişkenleriyle açıklanamaz. Pankreas bunu nasıl yönetebilmektedir? Son yıllarda pankreasın bağırsak, sinir sistemi ve immün sistemle kurduğu çok yönlü ilişkiler daha görünür hâle gelmiştir. Bağırsak–adacık ekseni olarak tanımlanan bu alan, mikrobiyota metabolitleri, vagal refleksler ve inkretin hormonlar üzerinden pankreas fonksiyonunun çift yönlü biçimde etkilendiğini göstermektedir. Buna ek olarak beta hücre rejenerasyonu ve adacık kütlesinin canlı izlenmesine yönelik çalışmalar, pankreas biyolojisinin hâlâ kapanmamış başlıklar içerdiğini ortaya koymaktadır.
Son yıllarda pankreasın daha “aykırı” görünen yüzü, hormon düzeylerinden önce ritim ve ağ davranışı üzerinden okunmaya başlanmıştır: Adacık hücreleri yalnızca glukozu “ölçüp” yanıt vermekle kalmaz; hücreler arası bağlantılarla senkronize olan hızlı osilasyonlar aracılığıyla elektriksel bir kolektif gibi çalışır. Bu kolektifin dili, sadece tek tek β-hücrelerin uyarılabilirliği değil, gap-junction aracılı dalgalarla kurulan fonksiyonel bağlantısallık ve bunun ürettiği ağ mimarisidir; dolayısıyla aynı HbA1c/benzer glisemik profil altında bile klinik seyrin farklılaşması, “ne kadar insülin” sorusundan çok “insülin yanıtı hangi elektriksel örüntüyle örgütleniyor?” sorusunu öne çıkarır. Bu çerçeveye nöral katman eklendiğinde tablo daha da keskinleşir: Vagus üzerinden taşınan sinyallerin adacık hücreleriyle ve adacık mikrovasküler yapısıyla temas halinde olduğu; uygun biçimde modüle edildiğinde yalnız akut sekresyonu değil, β-hücre fizyolojisi ve doku düzeyinde yanıtı etkileyebileceği gösterilmiştir. Böyle bakınca pankreas, bağırsak inkretinleriyle “uyarılan” pasif bir hedef organ olmaktan çıkar; beyin-vagus –bağırsak–immün sistem arasında elektriksel ritmini korumaya çalışan, sinyali entegre eden bir düğüme dönüşür. Bu da kaçınılmaz olarak şu soruları doğurur: Aynı glisemik sayılarda neden bazı hastalarda bilişsel dalgalanma ve sistemik inflamasyon “ritim bozucu” gibi seyrederken bazılarında daha sessiz kalır; “metabolik kontrol” ile “adacık ağ kararlılığı” arasındaki eşik nerede kırılır; ve klinikte biz bu eşikleri yalnız biyokimya ile mi, yoksa ritim-temelli biyobelirteçler ve hedefli nöral modülasyon stratejileriyle mi yakalayacağız?
Sonuç olarak; pineal bez, kalp ve pankreas arasında ortak bir zemin belirginleşir. Bu üç organ da bulundukları boşlukta tek bir sistemin değil, birden fazla sistemin kesişim noktasında yer alır. Pineal bez; nörolojik, endokrin ve immün süreçleri zaman ekseni üzerinden etkiler. Kalp; dolaşımın yanı sıra elektriksel-manyetik- nöro-endokrin yanıtların merkezinde durur. Pankreas ise metabolik düzenin yanı sıra sinirsel(özellikle vagus) ve immün geri bildirimlerle iç içe çalışır.
Bu kesişim alanları, bilimsel olarak en zor alanlardır. Çünkü branş sınırlarını aşmayı ve parçalı bilgiyi bir arada düşünmeyi gerektirir. Belki de bu nedenle, boyutlarına kıyasla çok geniş etki alanına sahip olmalarına rağmen bu üç organ için hâlâ “tam çözüldü” demek mümkün değildir. Sorun, bu organlar hakkında yeterince bilgiye sahip olmamamız değil; bu bilgileri çoğu zaman ayrı ayrı ele almamızdır.
Bu yazı, pineal bez, kalp ve pankreas arasında kanıtlanmış bir eksen olduğunu iddia etmiyor. Böyle bir iddia bilimsel olarak hatalı olur. Ancak şunu öne sürüyor: Bu üç organın bulundukları boşluktaki temel görevlerinin ötesinde düşünülmesi ve belki de birlikte düşünülmesi ileride yeni nesil bilim insanlarının araştırmalarına aday bir konudur. Bu öneri bir sonuç değil, bir okuma ve araştırma sonrası düşünülmesi, tefekkür edilmesi sonrasında ortaya çıkmış bir çağrıdır.
Gelecek kuşak bilim insanları için asıl mesele, yeni bir hormon ya da yeni bir görüntüleme tekniği bulmak olmayabilir. Asıl mesele, organizmayı merkezler üzerinden yeniden düşünmeye cesaret edebilmektir. Eğer bu cesaret gösterilebilirse, pineal bez yalnızca bir uyku düzenleyicisi, kalp yalnızca bir pompa, pankreas yalnızca bir glukoz regülatörü olarak kalmaz. Ve belki de bugün açıklamakta zorlandığımız bazı klinik farklılıklar, daha anlamlı bir çerçeveye oturur.
Kaynaklar
Armour, J. A. (2008). Potential clinical relevance of the “little brain” on the mammalian heart. Experimental Physiology, 93(2), 165–176.
Tan, D. X., Xu, B., Zhou, X., & Reiter, R. J. (2018). Pineal calcification, melatonin production, aging, associated health consequences and rejuvenation of the pineal gland. Molecules, 23(2), 301.
Chen, Q., & Gao, F. (2025). The role of gut–islet axis in pancreatic islet function and its implications for metabolic homeostasis: A review. Diabetes/Metabolism Research and Reviews.
Zhang Z, et al. Melatonin: A potential nighttime guardian against Alzheimer’s disease.
Frontiers in Aging Neuroscience / PMC, 2024.
Leung LYL, et al. Effect of melatonin on cognitive function in adults with cognitive impairment: a multi-dimensional meta-analysis of randomized trials.
Alzheimer’s Research & Therapy, 2025.
Lovelace JW. Defining cardioception: Heart-brain crosstalk. Neuron. 2024.
Review: Neural Mechanisms in Cardiovascular Health and Disease. Circulation Research. 2025.
Šterk M, et al. Network representation of multicellular activity in pancreatic islets: Technical considerations for functional connectivity analysis. 2024.
Kawana Y, et al. Optogenetic stimulation of vagal nerves for enhanced glucose-stimulated insulin secretion and β cell proliferation. Nat Biomed Eng. 2024.