Sağlık sistemi, bir ülkenin yalnızca hastanelerini ve doktorlarını değil; adalet anlayışını, ekonomik önceliklerini ve insan hayatına verdiği değeri de yansıtır. Türkiye ve İngiltere bu yönleriyle dünyada en çok karşılaştırılan iki ülkedir. Biri hızlı erişim ve yaygın hizmetle öne çıkar, diğeri ise kamusal finansman ve eşitlik iddiasıyla. Peki gerçek hayatta tablo nasıldır?
Bu yazıda Türkiye’deki sağlık sistemi ile İngiltere’deki National Health Service (NHS) modelini; erişim, maliyet, hekim koşulları, kalite ve sürdürülebilirlik perspektifinden ele almak istiyorum.
Türkiye’de sağlık hizmetine erişim son derece hızlıdır. Aynı gün poliklinik randevusu almak, kısa sürede BT ve MR gibi görüntüleme tetkiklerine ulaşmak, özel hastanelerde neredeyse hiç beklemeden hizmet almak mümkündür. Bu hız, özellikle akut hastalıklar ve cerrahi gerektiren durumlarda önemli bir avantaj sağlar. Ancak hızın bedeli de vardır. Polikliniklerde aşırı yoğunluk yaşanır, hekim başına düşen hasta sayısı fazladır ve muayene süreleri çoğu zaman beş ila yedi dakikaya kadar düşer. Sistem, hızlanırken nefesini kısaltır.
İngiltere’de ise NHS tamamen farklı bir mantıkla işler. Aile hekimi kapısı aşılmadan uzmana gidilemez, rutin cerrahiler ve ileri görüntüleme için aylarca beklemek olağandır. Buna karşılık acil ve hayati durumlarda önceliklendirme güçlüdür; kimlik, gelir ya da sigorta sorgulanmaz. Sistem seçicidir ama eşitlik ilkesini merkezde tutar. Bu tabloya bakıldığında Türkiye’nin hızlı, İngiltere’nin ise temkinli ve seçici bir yapı sunduğu görülür.
Finansman açısından da iki ülke belirgin biçimde ayrışır. Türkiye’de Genel Sağlık Sigortası geniş bir kapsama sahiptir; ancak katkı payları, fark ücretleri ve özel hastane ödemeleri giderek artmaktadır. Özel sağlık sektörü büyüdükçe cepten yapılan harcamalar da yükselir. İngiltere’de ise NHS tamamen vergilerle finanse edilir. Hastadan muayene, ameliyat ya da yatış ücreti alınmaz. Bunun karşılığında bütçe sınırlıdır ve kaynaklar yetersiz kaldığında bekleme listeleri uzar. Türkiye’de para çoğu zaman hız kazandırırken, İngiltere’de para kapı açmaz.
Hekimler ve sağlık çalışanları açısından bakıldığında da çarpıcı farklar ortaya çıkar. Türkiye’de hekimler son derece yoğun çalışır, yüksek hasta yüküyle karşı karşıya kalır ve performans baskısı altında mesleğini icra eder. Bu durum tükenmişlik riskini artırmakta, son yıllarda hekim göçünü hızlandırmaktadır. İngiltere’de NHS hekimleri ise daha uzun hasta görüşmeleri yapabilir, malpraktis baskısını daha az hisseder. Maaşlar, özellikle yüksek yaşam maliyeti nedeniyle tartışmalı olsa da mesleki saygınlık ve çalışma güvenliği daha yüksektir. Türkiye’de hekim daha hızlıdır, İngiltere’de ise daha korunaklıdır.
Kalite ve standartlar açısından NHS, kılavuzlara ve kanıta dayalı tıbba sıkı sıkıya bağlıdır. Türkiye’de ise teknolojiye erişim ve pratik beceri düzeyi yüksektir. Özellikle cerrahi branşlarda Türkiye, vaka sayısı ve klinik tecrübe açısından birçok Avrupa ülkesinin önündedir. Buna karşın standartizasyon ve denetim mekanizmalarının NHS’de daha yerleşik olduğu da bir gerçektir.
Sağlık sistemi yalnızca hastane sayısıyla, cihazların gücüyle ya da ameliyat başarısıyla ölçülemez. Aslında bir ülkenin sağlık sistemi, kimi öncelediğini, kime ne kadar zaman ayırdığını ve insan hayatına hangi noktada dur dediğini gösteren sessiz ama güçlü bir aynadır. Türkiye ile İngiltere’nin sağlık sistemlerini karşılaştırdığımızda karşımıza çıkan tablo, bir iyi-kötü ayrımından ziyade iki farklı felsefenin karşı karşıya gelişidir.
Türkiye’de sağlık sistemi son yirmi yılda büyük bir dönüşüm geçirmiş, erişimi yaygınlaştırmış, teknolojiyi hastanın ayağına getirmiş ve özellikle acil ile cerrahi hizmetlerde ciddi bir hız kazanmıştır. Bugün Türkiye’de bir hasta, birçok Avrupa ülkesinde haftalar sürebilecek tetkiklere günler içinde ulaşabilmektedir. Bu inkâr edilemez bir başarıdır. Ancak bu başarının arka planında aşırı talep, tükenen hekimler, kısalan muayene süreleri ve giderek artan bir yorgunluk vardır. Sistem yüksek tempoyla çalışmakta, fakat bu tempo hem sağlık çalışanlarını hem de uzun vadede sistemin kendisini zorlamaktadır.
İngiltere’deki NHS ise hızdan çok eşitlik ve planlama üzerine inşa edilmiştir. Kim olduğunuzu, ne kadar kazandığınızı ya da nerede yaşadığınızı sormadan herkese aynı kapıyı açmayı hedefler. Ne var ki bu eşitlik ideali, sınırlı bütçeler ve artan nüfus baskısı altında çoğu zaman uzun bekleme listeleri olarak hastanın karşısına çıkar. Sistem kimseyi dışlamaz, ancak herkese aynı hızda da yetişemez.
İki sistemi yan yana koyduğumuzda asıl soru şudur: Türkiye’de sağlık hizmeti hızlı ama yorucu, İngiltere’de ise adil ama sabır gerektiricidir. Bu tercih yalnızca teknik bir mesele değil, aynı zamanda etik ve toplumsal bir tercihtir. Türkiye hastayı merkeze alırken hekimi zaman zaman ihmal etmekte; İngiltere ise sistemi korurken hastadan beklemeyi talep etmektedir. Oysa sürdürülebilir bir sağlık sistemi, bu iki uç arasında sağlıklı bir denge kurmak zorundadır.
Türkiye için en büyük risk, sağlık sisteminin başarısının kendi ağırlığı altında ezilmesidir. Çok hasta bakmak, çok işlem yapmak ve çok hızlı olmak kısa vadede memnuniyet yaratabilir; ancak hekimlerin tükenmesi, genç doktorların yurt dışına yönelmesi ve sağlık çalışanlarının sistemden kopması, uzun vadede bu başarının en ciddi tehdididir. İngiltere için en büyük risk ise eşitlik uğruna erişilebilirliği kaybetmek ve halkın sisteme olan güvenini bekleme listeleriyle aşındırmaktır.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanıdır: Sağlık sistemi yalnızca “kaç hastaya bakıldı” sorusuyla mı ölçülmeli, yoksa “ne kadar nitelikli, ne kadar insani ve ne kadar sürdürülebilir” olduğu üzerinden mi değerlendirilmelidir?
Türkiye’nin, NHS’nin planlama disiplini, hekim koruma politikaları ve uzun vadeli insan gücü stratejilerinden öğreneceği çok şey vardır. Aynı şekilde İngiltere’nin de Türkiye’nin pratikliğinden, klinik cesaretinden ve kriz anlarında hızlı karar alabilen sağlık refleksinden alacağı dersler az değildir. İdeal olan, bu iki sistemden birini bütünüyle seçmek değil; her ikisinin güçlü yanlarını akılcı bir sentezle bir araya getirebilmektir.
Sonuç olarak sağlık ne yalnızca bir hizmettir ne de basit bir maliyet kalemi. Sağlık, bir toplumun vicdanıdır. O vicdanı ayakta tutan şey ise hız ile adalet, hasta memnuniyeti ile hekim refahı, bugünün ihtiyacı ile yarının sürdürülebilirliği arasında kurulan dengedir. Bu denge kurulamadığında, en modern hastaneler bile yalnızca iyi aydınlatılmış binalardan ibaret kalır.