Bir tarafta Bağdat... Razi klinik defterleri yazıyor. Hastalarını gözlemliyor. Başarılı olduğu vakaları da başarısız olduğu vakaları da kayıt altına alıyor. Hatalarını saklamıyor. Çünkü biliyor ki bilim yalnızca başarılarla değil, yanlışlarla da ilerler. İbn Sina... Dağınık bilgileri bir araya getiriyor. Hastalıkları sınıflandırıyor. Tanıya sistem getiriyor. Hekimlere nasıl düşünmeleri gerektiğini öğretiyor. Zehravi ise... Yeni ameliyat teknikleri geliştiriyor. Cerrahi aletler çiziyor. Operasyonları adım adım anlatıyor.
Diğer tarafta Avrupa... Hastalık günah olarak yorumlanıyor. Dogmatik düşünceler artıyor. Bilgi gizli olarak bazı manastırların duvarlarının arkasına sıkışıyor. Tıp ilerlemekten çok ayakta kalmaya çalışıyor.
Aynı yüzyıl. Aynı dünya. Ama iki farklı medeniyet. Bilgi iki farklı iklime düşmüştü.
Orta Çağ Avrupa tıbbını anlamak için önce Roma'nın çöküşünü anlamak gerekir. Çünkü Roma çökünce yalnızca bir imparatorluk yıkılmadı. Bilginin omurgası da kırıldı. Okullar kapandı. Tıp eğitimi zayıfladı. Hipokrat ve Galen'in eserlerinin önemli bölümü kayboldu ya da ulaşılamaz hâle geldi. Eğitim giderek dogmatik dinî otoritenin kontrolüne geçti.
Roma'nın ardından gelen yüzyıllarda da Avrupa'nın birçok bölgesinde tıp ilerlemiyordu. Ancak bazı yerlerde mevcut olanı korumaya çalışıyordu. İşte bu koruma bölgeleri dogmatik düşünmeyen bazı manastırlar idi.
Orta Çağ anlatılırken çoğu zaman yalnızca karanlık tarafları anlatılır. Oysa her zaman karanlık yön yoktu. Evet, bilimsel ilerlemede ciddi bir yavaşlama vardı. Dogmalar güçlenmişti ama tıp tamamen yok olmamıştı. Bazı Manastırlarda yaşamaya devam ediyordu. Bazı Rahibeler bitki bahçeleri kuruyordu. Bitkilerden ilaçlar hazırlıyordu. Temizliği önemsiyordu. Hastalara iyi bakıyordu. Kullandıkları yöntemlerin önemli kısmı bilimsel değildi. Ama bir şeyi koruyorlardı. “Hastaya yardım etme isteğini...” Bu nedenle bazı tarihçiler bu dönemin bu kısmını "tıp sevgisinin küllerini koruduğu dönem" olarak tanımlar. Bence bu tanım oldukça anlamlıdır. Çünkü bazen bir bilimi ileri taşımak kadar onu tamamen kaybetmemek de önemlidir.
Bu dönemin en ilginç isimlerinden biri Hildegard von Bingen'dir. Bugün çoğu insan ve tıp öğrencileri onun adını bilmez. Ama tıp tarihi açısından önemli bir figürdür. Migreni tarif ederken şu ifadeyi kullanmıştır: "Başın içinde Tanrı'nın sert bir rüzgârı eser gibi..." Bugün bunun bilimsel bir açıklama olmadığını biliyoruz. Ama başka bir şey görüyoruz. Gözlem. Hem de dikkatli gözlem. Hildegard migrenin mekanizmasını bilmiyordu belki ama hastanın yaşadığını anlamaya çalışıyordu. Aslında hekimliğin başlangıç noktası da bu değil midir? Önce görürsünüz ve gözlemlersiniz. Sonra açıklamaya çalışırsınız. Ve büyük bilimsel ilerlemeler önce doğru gözlemle başlar.
Fakat Avrupa'nın önündeki bu handikapların karşında aynı dönemde Doğu'da merak, tartışma kültürü, deney, kayıt ve sistematik kitaplar öne çıkıyordu. Avrupa'nın önemli bölümünde ise yanlış inançlar, dogmalar, yasaklar ve aynı hataların tekrar edilmesi vardı.
Bilim tarihi bize çok önemli bir ders öğretir: “Bilim her zaman soru soranın yanında olur.” ezberleyenin değil... Sorgulayan ilerler. İşte bu dönemde Doğu ile Batı arasındaki farkın önemli kısmı buradaydı.
Tarih bazen büyük bir savaşla değişir. Bazen iyi ve büyük bir hükümdarla. Bazen de çağlara ışık tutan bir kitapla. Avrupa'nın tıp tarihindeki en büyük kırılmalarından biri Toledo'da başladı. Salerno'da büyüdü. Sicilya'da güç kazandı. Ve sonunda bütün Avrupa'ya yayıldı. Yüzyıllar boyunca Arapça yazılmış tıp eserleri Avrupa'nın dikkatini çekmeye başlamıştı. İbn Sina'nın El-Kanun'u. Razi'nin El-Havi'si. Zehravi'nin cerrahi eserleri.
Avrupa ilk kez bu kitaplarla karşılaştığında yalnızca yeni bilgiler öğrenmedi ayrıca yeni ve farklı bir düşünce sistemi gördü. Çünkü karşılarında hastalıkları sınıflandıran, gözlemi merkeze alan, kayıt tutan bir gelenek bulunuyordu. Bu yüzden bazı tarihçiler Avrupa'nın yaşadığı süreci "bilgi şoku" olarak tanımlar. Aslında bu ifade hiç de abartılı değildir. Düşünün. Yüzyıllardır parçalı bilgilerle ilerlemeye çalışan bir hekimsiniz. Bir gün önünüze yüzlerce yıllık gözlem birikiminin sistemli hâle getirilmiş şekli geliyor. Hastalıklar sınıflandırılmış. Tedaviler düzenlenmiş. Tanı yöntemleri açıklanmış. Klinik gözlemler kaydedilmiş. Elbette etkilenirsiniz ve şok olursunuz. .
13.yüzyılda Paris'te bir hekimin İbn Sina'nın El-Kanun'unu okuduktan sonra düştüğü not çok ilginçtir. "Hiç böyle bir düzen, böyle bir akıl görmemiştim." Bu cümle bir hekimin hayranlığının yanında Avrupa'nın o dönemde neyle karşılaştığını da gösteriyor. Çünkü Dönemin Avrupası ilk kez büyük ölçekte sistematik tıp bilgisiyle karşılaşıyordu. Belki de Bir yazarın kullandığı şu benzetme bu dönemi en iyi özetleyen ifadelerden biridir: "Doğunun biriktirdiği bilgi, Batının karanlık düşüncesini aydınlattı." Gerçekten de olan buydu. Bilgi hareket etmeye başlamıştı. Ve bilgi hareket ettiğinde toplumlar değişmeye başlar. Bu değişimin en güçlü hissedildiği yerlerden biri Salerno Tıp Okulu oldu.
Bugün birçok tarihçi Salerno'yu Avrupa'nın ilk büyük tıp okulu olarak kabul eder. Ama Salerno'yu önemli yapan yalnızca eğitim vermesi değildi. Salerno bir buluşma noktasıydı. Latin geleneği burada vardı. İslam tıbbı burada vardı. Yahudi hekimliği burada vardı. Üç farklı bilgi kaynağı aynı çatı altında buluşuyordu.
Bilim tarihine baktığımızda büyük sıçramaların önemli bir kısmının böyle dönemlerde yaşandığını görürüz. Farklı fikirler bir araya geldiğinde. Farklı kültürler birbirini dinlediğinde. Farklı insanlar aynı soruya farklı cevaplar verdiğinde. Salerno tam olarak böyle bir yerdi. Burada öğretilen en dikkat çekici cümlelerden biri şuydu: "Tıp yalnızca kitapta değil, hastanın görünüşündedir." Bu cümleyi okuduğumda aklıma her zaman Hipokrat gelir. Sonra Razi gelir. Çünkü bu cümle aslında ikisinin ortak sesidir. Kitap önemlidir ama hasta daha önemlidir. Teori önemlidir ama gözlem daha önemlidir. Bugün deneyimli bir hekimin odadan içeri girer girmez hastanın görünüşüne bakmasının nedeni de budur. Bazen hastanın görünüşü laboratuvardan daha önce bilgi verir. Yürüyüşü tetkiklerden önce ipucu verir. Gözleri monitörden önce haber verir. Salerno Avrupa'ya yalnızca yeni kitaplar kazandırmadı. Ayrıca klinik gözlemi yeniden hatırlattı.
Bu dönemin dikkat çekici isimlerinden biri de Trota'dır. Tıp tarihinde bazı insanlar hak ettikleri kadar görülmezler. Tarihin sayfalarında kaybolmuşlardır. Trota bunlardan biridir. Kadın hastalıkları ve doğum üzerine yazdığı eserler döneminin çok ilerisindeydi. Bugün jinekoloji ve obstetri alanında sıradan kabul ettiğimiz birçok yaklaşımın erken örnekleri onun çalışmalarında görülebilir. Daha da ilginci şudur: Trota'nın eserlerinde İbn Sina'nın sistematik yaklaşımının etkileri açıkça hissedilir.
Ancak aynı dönemde Avrupa ile İslam dünyası arasında çok belirgin bir fark hâlâ vardı. Bu fark hastaneler idi. Bağdat'taki bimaristanlara baktığınızda branşlaşma görüyorsunuz. Eczane, hasta kayıtları, eğitim ve klinik uygulamalar görüyoruz. Bugünkü eğitim ve araştırma hastanelerinin erken örneklerini biridir. Avrupa'daki birçok merkezde ise durum farklıydı. Hastalara bakım veriliyordu. Rahibeler hastalar ile ilgileniyordu. Ama sistematik tıp uygulamaları oldukça sınırlıydı.
İki dünya arasındaki fark özellikle cerrahide daha da belirginleşiyordu. Çünkü aynı yıllarda Zehravi iki yüzden fazla cerrahi alet çiziyor, operasyonları ayrıntılı biçimde tarif ediyor ve cerrahiyi bilimsel bir disiplin hâline getirmeye çalışıyordu. Avrupa'nın önemli bir kısmında ise cerrahi hâlâ berberlerin elindeydi. Önce saç kesiyorlardı. Ayrıca diş çekiyorlardı. Bunun yanında kan alıyorlardı. Bazen küçük cerrahi işlemler yapıyorlardı.
Tıp tarihinin belki de en trajikomik görüntülerinden biri budur. Bir tarafta ameliyatı sanata dönüştüren Zehravi. Diğer tarafta sakal keserken yarayı da aradan çıkarmaya çalışan berberler.
İşte Orta Çağ'ın tıbbi tablosu buydu. Ve Avrupa'yı çok kısa süre sonra tarihin en büyük sınavlarından biri bekliyordu. Kara Veba...
Tarihte insanlar ve fikirler birçok defa sınanır. Kara Veba her ikisini de sınadı. 14.yüzyılda Avrupa'nın üzerine çöken bu salgın milyonlarca insanın ölümüne neden olmakla birlikte aynı zamanda dönemin bilgi anlayışını da sorgulattı. Çünkü insanlar ölüyordu. Hem de çok hızlı ölüyordu. Şehirler boşalıyor, köyler terk ediliyor, mezarlıklar doluyordu. Ama kimse bunun nedenini tam olarak açıklayamıyor ve çaresiz kalınıyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda bunun ne kadar büyük bir trajedi olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz. Çünkü Avrupa vebayla mücadele etmeye çalışırken, Arap-İslam hekimleri bulaşıcı hastalıkları yüzyıllardır tartışıyordu. İbn Sina tüberkülozun bulaşıcı olabileceğini yazmıştı. Bazı hastalıkların insandan insana geçtiğini düşünüyordu. Bu fikirler bugün bize sıradan geliyor ama o dönem için son derece önemliydi.
Avrupa'nın önemli bir bölümü ise vebayı farklı şekilde yorumluyordu. Kimileri bunu günahların sonucu olarak görüyor, Tanrı'nın gazabı olarak açıklıyordu. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Orta Çağ Avrupa’sında sorun yalnızca sorunlara verilen yanlış cevaplarda değil doğru sorularında yeterince sorulamamasındaydı. Çünkü bilim doğru cevaptan önce doğru soruyla başlar. Eğer bir hastalığın nedenini araştırmazsanız tedavisini de bulamazsınız. Eğer bir salgının nasıl yayıldığını anlamaya çalışmazsanız onu durduramazsınız. Kara Veba bunun acı örneklerinden biri oldu. Bu bilgi boşluğu milyonlarca insanın hayatına mal oldu. Orta Çağ'ın en ağır faturalarından biri buydu.
Bu dönemin en ilginç sembollerinden biri ise veba doktorlarıdır. Bugün filmlerde gördüğümüz o uzun gagalı maskeler aslında dönemin tıbbi anlayışını özetler. Maskelerin içine lavanta, biberiye, tarçın, karanfil konuluyordu. Amaç maske içindeki havayı temizlemekti. Çünkü kötü kokuların hastalığa neden olduğuna inanılıyordu. Bugün bunun yanlış olduğunu biliyoruz. Ancak aynı dönemde Doğu'da farklı tartışmalar yürütülüyordu. Zehravi duman inhalasyonunu teorik olarak açıklıyordu. Solunum yolları üzerine düşünüyor, gözlem yapıyor ve kayıt tutuyordu. İki farklı yaklaşım arasındaki fark burada da görülmektedir. Biri nedeni arıyor, diğeri mana çıkarıyordu. Biri gözleme yöneliyor, diğeri açıklamayı konu ile alakası olmayacak bir inanç sistemleri içinde bulmaya çalışıyordu. Tıp tarihi açısından bakıldığında aradaki fark çok büyüktür. Çünkü bilim nedenlerle ilgilenir. Nedenleri bulduğunuzda sonuçları değiştirebilirsiniz.
Kara Veba insanları öldürdü ama aynı zamanda Avrupa'yı düşünmeye zorladı. Mevcut bilgiler yetersizdi. Yeni bilgi ve yöntemler gerekiyordu. Bunun sonucunda anatomi yeniden önem kazanmaya başladı. İnsan bedeni yeniden incelenmeye başlandı. Diseksiyon yeniden gündeme geldi. Ve Avrupa yavaş yavaş farklı bir döneme girmeye başladı.
Bu değişimin önemli isimlerinden biri Mondino oldu. 1316 yılında anatomiye sistem kazandırmaya çalıştı. Bugün baktığımızda eksikleri vardı. Hataları da vardı.Ama önemli olan bu değildir. Önemli olan insan bedenini yeniden incelemeye başlamasıdır. Mondino kapanmış bir kapıyı yeniden araladı. Onun ardından Guy de Chauliac geldi. Avrupa cerrahisinin yeniden doğuşunda önemli rol oynadı. Ama onu farklı yapan şey yalnızca iyi bir cerrah olması değildi. Arap tıbbını okumuştu. Salerno geleneğini öğrenmişti. Zehravi'den çok etkilenmişti. Farklı bilgi kaynaklarını birleştirebilmişti. Ve sonunda cerrahiyi yeniden bir disiplin hâline getirmeye başladı. Bu yüzden bazı tarihçiler Guy de Chauliac için çok güzel bir ifade kullanır: "Yaraların içinden bir bilim dalı çıkaran adam"
Gerçekten de yaptığı buydu. Çünkü bilim birilerinin iddia ettiği gibi yoktan var olmaz. Önceki kuşakların bıraktığı mirasın üzerine inşa edilir. İşte Avrupa'nın büyük kırılma noktası da burada ortaya çıktı. Yüzyıllardır süren tekrar döngüsü kırılmaya başladı. İlk kez eleştiri güçlenmeye başladı. İlk kez sistemli kayıtlar önem kazanmaya başladı. İlk kez gözlem yeniden merkeze yerleşmeye başladı. Ve Avrupa'nın kaderini değiştirecek olan süreç başlamış oldu.
Orta Çağ Avrupa tıbbını birkaç cümle ile özetlemek gerekirse aslında tablo oldukça nettir. Doğu bilgi üretiyordu, Avrupa ise büyük ölçüde mevcut inanç kalıplarının içinde çözüm arıyordu. Doğu eleştiriyordu, Avrupa tekrar ediyordu. Doğu kayıt tutuyordu, Avrupa ritüellerle yetinmeye çalışıyordu. Bu cümleler ilk bakışta insana anlaşılması zor cümleler olarak gelebilir. Ancak dönemin kaynaklarına ve ortaya çıkan sonuçlara baktığımızda farklı bir tablo görmek kolay mümkün değildir.
Bilim tarihi bize önemli bir gerçek öğretir. Bilgi üretimi ile bilgiye saygı duymak aynı şey değildir. Bir toplum geçmişin büyük isimlerine saygı duyabilir. Ancak onları sorgulamıyorsa ilerlemesi zordur. Razi'nin, İbn Sina'nın ve İbn Nefis'in ortak özelliği tam da buydu. Kendilerinden önce gelen otoriteleri okuyorlardı ama gerektiğinde eleştirmekten çekinmiyorlardı. Avrupa'nın önemli bir kısmında ise uzun süre otoriteyi tekrar etmek, yeni soru sormaktan daha güvenli kabul edildi.
Avrupa'nın değişimi de bu geleneğin tekrar öğrenilmesi ve hayata geçirilmesi ile başladı. Çeviri hareketleri sayesinde yalnızca yeni bilgiler gelmedi. Yeni bir düşünme biçimi geldi. Avrupa ilk kez sistemli şekilde gözlem yapan, kayıt tutan ve hastalıkları sınıflandıran bir tıp anlayışı ile karşılaştı. Bu karşılaşmanın etkisi sanıldığından çok daha büyüktü.
Bu etkinin en güzel örneklerinden biri Razi'nin meşhur hastane hikâyesidir. Rivayete göre yeni kurulacak hastanenin yerini belirlemek için Bağdat'ın farklı bölgelerine et parçaları astırır. Birkaç gün sonra etleri kontrol eder. En geç bozulan bölgeyi hastane için uygun yer olarak seçer. Bugün bunun bilimsel doğruluğunu, yöntemini veya ayrıntılarını tartışabiliriz. Ancak burada önemli olan olayın kendisinden çok düşünce biçimidir. Çünkü Razi'nin yaptığı şey gözlem yapmaktır. Karşılaştırma yapmaktır. Sonuç çıkarmaktır. Başka bir ifadeyle bilimsel düşünmektir.
Aynı dönemlerde Avrupa'nın birçok bölgesinde kötü kokular günahın işareti olarak yorumlanıyordu. Razi ise kötü kokunun nedenini anlamaya çalışıyordu. İşte iki yaklaşım arasındaki fark tam olarak burada ortaya çıkıyordu. Birisi açıklamayı inançta arıyordu. Diğeri gözlemde arıyordu. Bilim tarihi boyunca kazanan tarafın hangisi olduğu ise artık hepimizin bildiği bir gerçektir.
Avrupa üzerindeki en büyük etkiyi oluşturan eser ise hiç şüphesiz İbn Sina'nın El-Kanun fi't-Tıbb adlı eseriydi. Bu kitap yalnızca bir tıp kitabı değildi. Aynı zamanda bir düşünme sistemiydi. Hastalıkları organlara göre sınıflandırıyor, belirtiler arasındaki ilişkileri açıklıyor ve tedaviyi belirli bir mantık çerçevesine oturtuyordu. Avrupa üniversiteleri bu eserle karşılaştığında yalnızca yeni bilgiler öğrenmedi. Hekimlik yapmanın farklı bir yolunu gördü.
El-Kanun'un yaklaşık yedi yüz yıl boyunca okutulmuş olması tesadüf değildir. Çünkü kitap yalnızca bilgi vermiyordu. Düzen veriyordu. Mantık veriyordu. Sistem veriyordu. Dağınık bilgileri bir araya getiriyordu. Avrupa'nın uzun yıllardır ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de tam olarak buydu.
14.ve 15. yüzyıllara gelindiğinde Avrupa artık değişmeye başlamıştı. Üniversiteler güçleniyordu. Tıp eğitimi giderek dinî otoritenin dışına çıkıyordu. Anatomi yeniden önem kazanıyordu. Diseksiyonlar yeniden yapılmaya başlanıyordu. Doğu'dan gelen kitaplar yalnızca okunmuyor, aynı zamanda tartışılıyordu. Bu son derece önemliydi. Çünkü bilim okumakla değil, tartışmakla büyür. Avrupa artık kendi bilim geleneğini kurmaya hazırlanıyordu. Ancak bunu yaparken sırtını tamamen kendi geçmişine dayamıyordu. Hipokrat'tan gelen mirası, Arap-İslam dünyasının geliştirdiği birikimi ve yeni ortaya çıkan üniversite sistemini birlikte kullanıyordu. Modern Avrupa tıbbının temelleri işte böyle atıldı.
Orta Çağ'ın sonunda ortaya çıkan tablo bize üç büyük ders verir;
Birincisi, bilgi korunmazsa kaybolur. Roma'nın çöküşü bunun en açık örneklerinden biridir.
İkincisi, dogma bilimden güçlü hâle geldiğinde ilerleme durur. Çünkü sorgulamanın olmadığı yerde yeni bilgi ortaya çıkmaz.
Üçüncüsü ise bilim uluslararasıdır. Hipokrat'ın başlattığı yolculuk Bağdat'a ulaşmış, Bağdat'tan Kurtuba'ya geçmiş, oradan Paris'e ve Bologna'ya ulaşmıştır. Bilim tek bir milletin, tek bir dinin veya tek bir coğrafyanın ürünü değildir.
Bu nedenle Orta Çağ Avrupa tıbbını yalnızca Avrupa'nın hikâyesi olarak okumak eksik olur. Bu dönem aynı zamanda bilginin yolculuğunun hikâyesidir. Bilginin kaybolduğunda neler olabileceğinin hikâyesidir. Ve yeniden bulunduğunda toplumları nasıl değiştirebildiğinin hikâyesidir.
Belki de bu çağdan çıkarılacak en önemli sonuç şudur:
Bilim bir kez geriye giderse yalnızca hekimlik gerilemez. Toplum da geriler. Eğitim durduğunda hastalıklar güçlenir. Gözlem kaybolduğunda ritüeller çoğalır. Sorgulama bittiğinde hatalar nesilden nesile aktarılır. Ama insanlar yeniden soru sormaya başladığında, yeniden gözlem yapmaya başladığında ve yeniden kayıt tutmaya başladığında bilim mutlaka ayağa kalkar. Çünkü bilim bazen yavaşlar, bazen yön değiştirir, bazen geri düşer; fakat merak tamamen yok olmadığı sürece yolunu yeniden bulur.