Etik olanla etik dışı olanın birbirine sürtündüğü, bilimin iyileştirme iddiasıyla bilgi hırsının aynı masaya oturduğu o dar alanda, insan bedeni çoğu kez bir emanet değil de bir malzeme gibi görülmüştür. “Bilgilendirilmiş rıza” dediğimiz şeyin gerçekten ne kadar bilgilendirilmiş olduğu, kimin karar verdiği, hastanın neyi kabul ettiğini ne ölçüde bildiği bugün bile bütünüyle temiz bir cevap üretmiyor. Hele tarihe dönüp bakınca, bazı deneylerin adının bile insanın içine soğuk bir şey bıraktığı görülüyor. Çünkü tıp tarihinde öyle dosyalar var ki, ilerleme denilen şey doğrudan doğruya bir başkasının habersiz acısının üstüne inşa edilmiş. Üstelik bunu yapanlar da çoğu kez karanlık köşelerde saklanan caniler değil, beyaz önlükleriyle saygın kabul edilen insanlar olmuş.
1941’de grip virüsüyle yapılan deneyler bunun çarpıcı örneklerinden biri. Influenza A ve B’yi izole eden isimlerden Tommas Francis Jr., devletin gözetimindeki ya da akıl hastanesindeki insanlara burun spreyi verdiğinde, onlara aslında yeni izole edilmiş grip virüsünü burunlarının içine püskürttüğünü söylemiyordu. İnsanları bilmeden hasta etmek, sonra da ortaya çıkan verileri başarı hanesine yazmak… O günün baskın anlayışı, araştırma bir sonuca ulaşıyorsa yöntemin çok da mesele edilmemesi gerektiğini fısıldıyordu. Sonradan bu çalışmaların, özellikle II. Dünya Savaşı sırasında askerleri koruyan aşıların etkinliğine katkı sunduğu söylendi. Fakat burada duran soru hiç değişmedi: Bir insanı haberi olmadan hastalandırarak elde edilen bilgi gerçekten neyin zaferidir?
Jinekolojinin doğuşuna bakınca da tablo iç açıcı değildir. “Modern jinekolojinin babası” diye anılan James Marion Sims’in adı, yalnızca cerrahi yeniliklerle değil, rıza göstermeyen köleleştirilmiş kadınların bedenleri üzerinde yaptığı son derece ağrılı ameliyatlarla birlikte anılır. 1840’ların Amerika’sında köleliğin hâlâ yasal olduğu bir düzende, zaten “hayır” deme hakkı elinden alınmış kadınlara anestezisiz müdahaleler yapıldı. Sims, vajinal fistülleri ve benzeri sorunları tedavi etmeye dönük araçlar geliştirdi, yöntemler keşfetti, bilim adına ilerledi. Ama o ilerleyişin izinde, çaresiz insanların çığlığı da kaldı. Bugün kullanılan pek çok jinekolojik yaklaşımın yolu o deneylerden geçmiş olabilir; bu, yaşananların vahametini azaltmıyor.
1896’da spinal bağlantılarla ilgili deneylerde Arthur Wentworth adlı bir doktorun 29 çocuk üzerinde uygulama yapması da aynı sert gerçekle yüzleştiriyor bizi. Çocukların rıza verebilmesi zaten mümkün değildi. Kaldı ki bazıları hasta bile değildi. O dönemde dahi insanlar öfkelendi; çünkü yeni bir cerrahi prosedürün güvenliğini sınamak için çocukların kullanılması, ebeveyn onayının da alınmadığı iddialarıyla daha ağır bir hâl aldı. Yine de Wentworth’un çalışmaları, bugün hâlâ kullanılan lomber ponksiyon gibi modern girişimlerin öncüllerinden sayıldı. Tarih bazen böyle acımasız yazılıyor: Bir yanda kalıcı tıbbi bilgi, öbür yanda bunu taşıyan savunmasız bedenler.
San Quentin Hapishanesi’nde 1913’ten 1951’e kadar baş cerrah olarak görev yapan Leo Stanley’nin yaptığı deneyler ise tıbbın yalnızca bedenle değil, ideolojiyle de nasıl zehirlenebildiğini gösteriyor. Stanley’nin erkek cinsel organlarına takıntılı yaklaşımı, öjenik düşüncelerle birleşti. Eşcinselliğe nefretle bakan, beyaz Hıristiyanları üstün ırk gören, geri kalanlar içinse aktif sterilizasyonu savunan bir zihniyetin elinde mahkûmlar, deney nesnesine dönüştü. Hayvan testislerinin canlı insanlara nakledildiği vakalar bile yaşandı. On yıllar boyunca süren bu uygulamalar, testosteron üretimi ve modern hormon tedavisinin kimi öncül fikirlerine kapı aralamış olabilir. Ama asıl öğrettiği şey başka oldu: Hapishane duvarlarının ardında tıbbi gücün denetimsiz bırakılması, insanı korkunç yerlere götürür.
Tuskegee deneyi ise etik ihlalin nasıl kurumsallaşabildiğinin en bilinen örneklerinden biri olarak hafızaya kazındı. Jim Crow döneminin ırkçılıkla örülmüş Amerika’sında, sifiliz taşıyan çok sayıda Afrikalı-Amerikalı erkek üzerinde sürdürülen bu çalışma, rıza alınmadan ve katılımcılara gerçekte ne yapıldığı söylenmeden yürütüldü. Çalışma fonunu yitirdiğinde bile araştırmacılar durmadı; ücretsiz tedavi ve yiyecek vaadiyle insanları sistemin içinde tuttu, ama vaat edilen tedavi gelmedi. Tam 40 yıl sürdü bu karanlık hikâye. 1972’de sızıntıyla kamuoyuna yansıdığında herkes dehşetle ne olduğunu gördü. Sifilizin baştan sona evrelerini öğrenmiş olabiliriz, ama o bilginin sayfalarında insanların kandırılmış ömürleri vardır.
1947’de hepatit üzerine yürütülen deneylerde Dr. Joseph Stokes Jr. daha da mide bulandırıcı bir yöntem izledi. Katılımcılara, içinde hepatit virüsü bulunan karaciğerler ve hatta virüsü taşıyan dışkılarla karıştırılmış çikolatalı milkshake’ler verildi; elbette onlara ne içtikleri söylenmeden. Denekler, sarılık ya da hepatit öyküsü olmayan tutsaklardı. Yani sağlıklı insanlara bilerek ve gizlice virüs bulaştırıldı. Sonra bu insanlar genel hapishane nüfusuna döndü ve hastalığın daha geniş alana yayılmasına kapı açıldı. 1950’de 200 kadın mahkûma daha kasıtlı biçimde hepatit verilmesiyle deney genişletildi. Elde edilen bulgular, hepatitin yayılması ve kontrolüne dair kimi bilgileri artırdı. Ama o bilgi, insan onurunu ezerek toplandı.
MK-ULTRA ise tıbbi deney ile devlet gücünün karanlık ittifakını simgeler hâle geldi. CIA’in 1953 ile 1973 arasında yürüttüğü bu deneyler, elektrik şoklarından uyuşturucu etkilerine kadar geniş bir alana yayıldı. Amaç, özellikle askeri mahkûmların zihnini kontrol etmenin ya da zihinsel direnci kırmanın yollarını aramaktı. LSD’nin insanlar fark etmeden içkilerine katılması, plajlarda ya da barlarda bilinmeyen denekler üzerinde dozlama yapılması, hatta CIA’in kendi ajanlarına bile habersizce uyuşturucu vermesi… Bunlar yalnızca deney değil, insan aklına kurulan bir tuzaktı. Üst düzey bir bilim insanının bilgisi dışında uyuşturulup bir otel binasından düşerek ölmesi bile bu dosyanın ne kadar ürkütücü olduğunu anlatmaya yetiyor. Belgelerin çoğu imha edildi, ama LSD ve MDMA gibi maddelere dair birçok bilgi de bu korkunç sürecin içinden çıktı.
Pennsylvania’daki Holmesburg Hapishanesi’nde Dr. Albert Kligman’ın yürüttüğü deneyler ise kozmetik sanayinin parlayan vitrinine düşen karanlık bir lekedir. Kligman, hapishane duvarlarının ardındaki mahkûmları yeni deney alanı olarak gördü. Zihin değiştirici ilaçlardan savaş ajanlarına kadar çok sayıda madde, mahkûmların cildine ya da bedenine uygulandı. ABD ordusu ve onlarca şirketin finanse ettiği bu testler, kimi zaman diş macunu ve deodorant gibi görece sıradan ürünleri de içeriyordu; ama yöntem yine sertti, yine bedel yine insandı. Uygulama yapılan alanlar biyopsiyle izleniyor, insanlar küçük derecelerde ama süreklilik gösteren bir işkenceye maruz kalıyordu. 1951’den 1974’e kadar süren bu deneylerden çıkan veriler, bugün kullanılan birçok cilt bakım ürününe ve uygun doz belirlemelerine katkı sağladı denebilir. Ama “ne pahasına?” sorusu burada da yakayı bırakmaz.
2000’lerde yapay kan etrafında dönen tartışmalar, etik ihlalin yalnızca uzak geçmişe ait olmadığını gösterdi. Northfield Laboratories adlı şirketin geliştirdiği kan ikamesi, gerçek kan naklinin kimi risklerini taşımayan, dini itirazları olan kişilere de uygulanabilecek bir seçenek gibi sunuldu. Fakat şirket, FDA tarafından onaysız bir çalışma yürütmekle eleştirildi. Denek olarak seçilenler, ürünün verilmesine rıza gösteremeyecek durumdaki travma hastalarıydı. Ölüm oranları da sarsıcıydı: Yapay kan verilen grupta yaklaşık yüzde 13.2, kontrol grubunda ise yüzde 9.6. Sonuç, bilimsel bir ilerlemeden çok bir uyarı levhasıydı. Evet, insan kanını taklit etmeye dönük çabalar devam etti, ama bu olay bize laboratuvarda sınanması gereken şeyin, sahada çaresiz bedenlere yüklenmesinin nasıl bir felakete dönüşebileceğini gösterdi.
Listenin en ağır örneklerinden biri ise 1946-1948 arasında Guatemala’da yürütülen frengi deneyleri oldu. Penisilinin sifiliz üzerindeki etkisini ölçmek isteyen ABD’li araştırmacılar, bunun için korkunç bir yol seçti: İnsanlara kasıtlı olarak hastalığa neden olan bakterileri bulaştırdılar. Hayat kadınları, zihinsel engelliler, mahkûmlar, yetim çocuklar… Kurbanlar savunmasız gruplardan seçildi. Bakteriler erkeklerin penislerine döküldü ya da açık yaralara gizlice uygulandı. Sonra hastalığın seyri izlendi, tedavinin etkisi kaydedildi. Penisilin bazıları için işe yaradı, ama kontrol grubunun varlığı başlı başına ahlaki bir yıkımdı. Elde edilen veriler, prezervatif kullanımı ve penisilin uygulamasına dair birtakım sonuçlar doğurdu. Yine aynı cümleye dönüyoruz: Bilgi geldi, ama onunla birlikte geri döndürülemeyen bir insanlık kaybı da geldi.
Bu örneklerin her biri ayrı ayrı korkunç. Yan yana geldiklerinde ise başka bir şeyi anlatıyorlar. Tıp, insanı iyileştirmek için yola çıkan bir alan olmasına rağmen, denetimsiz güçle birleştiğinde insanı nesneye çevirmekte ürkütücü derecede mahir olabiliyor. Devlet koruması altındakiler, mahkûmlar, köleleştirilmiş kadınlar, çocuklar, zihinsel engelliler, yoksullar, siyahiler, sesi az çıkan herkes bu karanlık tarihin ilk hedefleri olmuş. Çünkü rıza, çoğu zaman en kolay, kendini savunamayandan sökülüp alınmış. Bilim kazanmış olabilir; ama insanlık her seferinde biraz daha eksilmiş. İşte bu yüzden tıbbi ilerlemeyi yalnızca sonuçlarla ölçmek, buz gibi bir başarı hikâyesi yazmak demektir. Oysa bazı başarıların dipnotunda utanç vardır. Ve o dipnot, ana metinden daha gerçektir.